Münafıklar şeytanın insan postuna ve Müslüman kılıfına girmiş uşaklarıdır.

adnan oktar munafiklar munafik seytan musluman

“Münafıklar şeytanın insan postuna ve Müslüman kılıfına girmiş uşaklarıdır.”

Gavs-ül Azam Şeyh Abdül Kadir Geylani Hazretleri

 

“İlk münafık şeytandır. Hastalıklı ruh hali, ukalalık, kibir, züppelik şeytanın üslubunda yoğun.”

Adnan Oktar

PKK Terörüne Karşı İlmi Seferberlik İlan Edilmeli – Adnan Oktar

adnan oktar basbakan recep tayyip erdogan pkk abdullah ocalan

Bir yılı aşkın süredir şehit haberi gelmemesi, bölgede daha huzurlu bir ortamın tesis edilme imkanının oluşması tüm insanlarımız tarafından sevinçle karşılanmaktadır. Ancak son dönemlerde gerek Güneydoğu’da gerekse başta İstanbul olmak üzere bazı illerde PKK ve uzantıları tarafından tırmandırılan şiddete karşı milli bir teyakkuz gerektiği açıktır. PKK’nın çözüm süreci olarak adlandırılan bu süreci barış süreci olarak görmediği, daha güçlenmek için bir süreliğine geri çekilme süreci olarak değerlendirdiği anlaşılmaktadır. Bu süreç boyunca kimlik kontrolü yapmak, yol kesmek, adam kaçırmak, şantiye yakmak gibi eylemlerine devam eden PKK, Devletimizin şefkatli ve sabırlı tutumunu yanlış anlamakta, bu sabrı suiistimal etmektedir. Mevcut durum karşısında yapılması gerekenleri şu şekilde özetleyebiliriz:

1.         Güneydoğu’yu Türkiye’den ayırmak ve bölgede bağımsız komünist Kürdistan kurmak hedefinde olan PKK terörü milli bir meseledir. Cumhuriyet tarihinin en büyük komünist kalkışması ile karşı karşıya olduğumuz görülmektedir. Milli meselelerin çözümü, siyasi hedeflerin üstünde yer alır. Milletimiz vatanın korunmasının siyasi tartışma konusu yapılmasını istemez. Tüm Partilerin ülkemizin birliği ve bütünlüğü için ortak hareket ettiğini görmek ister. Dolayısıyla bu milli meselenin çözümüne yönelik atılacak adımların, hükümet ve muhalefetin bir araya gelerek, Sayın Cumhurbaşkanı, Genelkurmay Başkanı ve kuvvet komutanlarının da katılımıyla yapılacak bir toplantıyla belirlenmesi gerekir. Bu toplantı milletimizin bu mücadelede yekvücut olduğunun gösterilmesi açısından da önemlidir.

2.         Güneydoğu’nun Türkiye’den koparılması halen bir çok Amerikan ve Avrupa düşünce kuruluşlarında konuşulan, yeni sınırlar yeni haritalar üzerinden hesapları yapılan bir plandır. Söz konusu çevreler bu planı hayata geçirmek için PKK’yı son derece kullanışlı bir örgüt olarak görmektedir.Bu sebeple de örgüte dış destek devam etmekte, örgüt sözde özgürlük savaşçısı olarak lanse edilmekte ve BM terör listesinden çıkarılması için çalışmalar yürütülmektedir.

3.         PKK Marksist, Leninist, Stalinist bir örgüttür. Elemanlarına bu ideolojinin eğitimini vermekte, silah kullanmayı öğretmeden önce komünizmi öğretmektedir. Gençlerin dağa çıkışına fikri propaganda ile sağlamaktadır. Bu felsefi propaganda ve eğitim, terörün ve örgütün can damarıdır. Ne var ki Türkiye’nin on yıllardır devam eden terörle mücadelesinde, mücadelenin en önemli safhası göz ardı edilmiş, terörü besleyen fikri zemini ortadan kaldırmaya yönelik kültürel bir faaliyet yapılmamıştır.

4.         Yanlış da olsa ideali ve ülküsü olan bir yapılanmaya karşı kalıplaşmış siyasi söylemlerin ve demagojinin hiçbir etkisi olmaz. Siyasi adımlarla yol alındığı sanılsa da, gerçekte hiçbir ilerleme olmaz. İlerleme ve değişim olmasının tek yolu karşıdaki gücün fikri yapısının değişmesi, zihinsel bir dönüşüm yaşamasıyla mümkündür. Beyni değişmedikten sonra örgüt ne silah bırakır, ne eve döner. Eve dönse dahi bunu bir taktik olarak yapar, bıraktığını iddia ettiği silaha da ulaşması an meselesi olur. Zihin değişimi ise ancak eğitimle olur. İnancının çürüklüğünü net olarak görmesi, zihnindeki putların kırılması ve yerine doğru bilginin konulması gereklidir.

5.         PKK’nın ve diğer sol radikal örgütlerin gençlere yönelik fikri telkini aralıksız devam etmektedir. Buna karşılık gençliğimizin büyük kısmı siyasi olarak bilinçsiz yetişmektedir. Gençlerin birliğin ve bütünlüğün önemini kavrayan, büyük Türkiye idealine sahip, Türk İslam coğrafyasının sorunlarından haberdar ve bu sorunlara çözüm üretebilecek şuura sahip olması ancak eğitimle mümkündür. Devletimiz, müfredata “milli şuur” dersi ekleyerek bilinçli gençler yetişmesini sağlamalıdır. Aksi takdirde, milli şuuru zayıf gençler yetişmeye devam edecek, PKK ve diğer illegal örgütler bu durumdan fayda sağlayacaktır.

6.         PKK başta olmak üzere Marksist Leninist Stalinist tüm örgütlerin sözde bilimsel dayanağı Darwinizm’dir. Okullarda gençlere “kör tesadüflerin ürünü” oldukları safsatası, “tarihin evrimi” aldatmacası okutulmaktadır. Okulda alınan, “atalarınız hayvanlardan türedi, ilkel komünal toplumlar vardı, daha sonra bu toplumlar evrimleştiler ve bugünkü hallerine ulaştılar” eğitiminin üzerine komünist ideolojiyi bina etmek çok kolaydır. Örgütler gençlere yaklaştıklarında “tarihin sözde evrimi içerisinde devrimin yeri olduğunu” anlattıkları zaman, gençlerin bu aldatmacaya verebilecek hiçbir cevapları yoktur. Çünkü okulda verilen eğitim de bu aldatmacayı desteklemektedir. Gençlerin büyük kısmı bu yapılarla herhangi bir tartışmaya girebilecek, iddialara cevap verebilecek, anlatılanların geçersizliğini ortaya koyacak bilgi birikimine sahip değildir. Bu sebeple, okullarda Darwinizm ve materyalizm, hatta komünizm, faşizm ve tüm akımlar öğretilmeli, ancak bununla birlikte mutlaka cevapları da gençlere anlatılmalıdır. Devletimiz tek yanlı Darwinist materyalist eğitime son vermelidir. Ancak o zaman komünizmin her türlü propagandasına karşı gençler donanımlı olur.

7.         Gençlerin eğitimi sadece Güneydoğu için değil tüm bölgeler için aciliyetlidir. Sosyal medyada gençlerin bir kısmının kullandığı sevgiden uzak, öfkeli, nefret dolu, kavgacı, yüzeysel üslup önemli bir tehlikeye işaret etmektedir. Bu işareti görmezden gelmek, milli bir felakete zemin hazırlamak olur. Bir ülkenin temel ihtiyacı manevi kalkınmadır. Ekonomik kalkınma, yol, baraj, sanayi tesislerinin inşası, manevi inşayla birleşmezse o ülkenin güçlü olması mümkün değildir.

8.         Bu durumu ortadan kaldırmak gelenekselleşmiş din ve ahlak dersleri ile sağlanamaz. Gençlerin ihtiyacı olan fıkıh öğretimi, itikadi meselelerdeki detaylar veya İslam tarihi değildir. Elbette gençlerin bu bilgilere de sahip olması gerekir. Ancak öncelikli olan tahkiki (gerçek, samimi) imandır. Tahkiki imana vesile olacak en etkili yöntem ise iman hakikatlerinin anlatılmasıdır. Flu, zihin karışıklığına sebep olan, hayatın akışıyla uyumsuz, ağır, içe kapalı bir üslup değil, somut delile dayalı, canlı, samimi, akılcı, gerçekçi bir üslup kullanılmalıdır.

9.         Güneydoğu’da böyle bir eğitim hem devlet eliyle hem de STK’ların desteğiyle sağlanabilir. Hiçbir vakıf ve camiayı ayırt etmeden, tüm imkanları bu eğitim için seferber etmek gereklidir.Türkiye’nin bölünmesi tehlikesi söz konusuyken, gruplar, vakıflar, camialar, partiler arasındaki fikir ayrılıklarının bir önemi yoktur. Tüm bu ayrılıkları bir kenara koyup, bölünmeye karşı ortak tavır alınmalıdır. Her bir grup kendi gücü oranında ilmi çalışma yapmalı, Devletimiz de tüm bu çalışmaların önünü açmalıdır.

10.    Bölge halkına özgürlük vaad eden PKK, bunu yaparken bağnazların hurafelerini kendi lehine kullanmaktadır. Kadını yarım varlık olarak gören, modernliğe ve gençlerin neşesine karşı, cahil, acımasız, gaddar, adalet ve hakkaniyet duygusu olmayan bağnazlık PKK’ya uygun bir zemin oluşturmaktadır. Dikkat edilirse PKK ve uzantıları sık sık “kadınları özgürleştireceklerini”, “gençlere değer verdiklerini” vurgulamaktadır. Oysa gerçek kadın özgürlüğü, eşitlik ve adalet ancak Kuran ahlakının tam uygulanmasıyla sağlanır.  PKK’nın elinden bu kozu almak da bağnazlığa karşı Kuran ahlakının yayılmasını sağlamakla mümkündür.

11.    PKK’nın bir diğer avantajı da geçmiş yıllardan izi kalan “devletin soğuk yüzü” imajının tam olarak düzeltilememiş olmasıdır. Örgüt bölge halkına suni de olsa bir sevgi sunmaktadır. Onların gerçek koruyucusu olduklarını vaat etmektedirler. Bazı yetkililerin ve siyasilerin halka üstten bakan, sevgisiz, merhametsiz, anlayışsız tavırları da PKK’nın bu anlatımlarını güçlendirmektedir. Bölgede görev yapan tüm görevlilerin ve siyasilerin güler yüzlü, mütevazı, sıcak kanlı, halden anlayan, insaniyetli olması PKK’ya vurulacak en önemli darbelerden biridir. Kürt kardeşlerimizin sahibi Marksist Leninist dinsiz Allah’sız PKK değil, adil, sevecen, şefkatli, güçlü Devletimiz’dir.

Kürt kardeşlerimiz yıllarca çok büyük acılar çektiler. Artık acıların sarılacağı, Güneydoğu’nun Paris gibi, Londra gibi olacağı günlerdeyiz. Türkiye’nin hep birlikte büyüyeceği, İttihadı İslam’ın kurulacağı dönemdeyiz. Yıllarca iddia edilen Ergenekon’un akıl almaz zulümlerine maruz kalan kardeşlerimize, şimdi de Marksist Leninist Stalinist, baskıcı, dayatmacı, gaddar, acımasız PKK tırnaklarını geçirmiş durumda. Kardeşlerimiz bir beladan kurtulmuşken, onları yeni bir belanın içine atmak çok büyük vicdansızlık olur. Ne Devletimiz ne milletimiz böyle bir vicdansızlığa göz yummaz.

Kaynak: http://harunyahya.org/tr/Makaleler/187121/pkk-terorune-karsi-ilmi-seferberlik

Ücretsiz kitap: Komünizm Pusuda
http://harunyahya.org/tr/Kitaplar/781/Komunizm-Pusuda
komunizm pusuda komunist ak parti akp gezi parki adnan oktar recep tayyip erdogan

Komünist Kürdistan Tehlikesi
http://harunyahya.org/tr/Kitaplar/146212/Komunist-Kurdistan-Tehlikesi
komunis tkurdistan tehlikesi recep tayyip erdogan akp ak parti adnan oktar

Komünist Çin’in Zulüm Politikası ve Doğu Türkistan
http://harunyahya.org/tr/Kitaplar/779/Komunist-Cinin-Zulum-Politikasi-ve-Dogu-Turkistan
komunist cin dogu turkistan recep tayyip erdogan akp ak parti adnan oktar

Terör Sevgiyle Yok Edilir
http://harunyahya.org/tr/Kitaplar/957/teror-sevgiyle-yok-edilir
adnan oktar pkk teror sevgiyle yok edilir kitap basbakan recep tayyip erdogan

Adnan Oktar’dan Kediciklere övgü dolu sözler

adnan oktar kedicikler musluman kadin

 

Video: https://www.youtube.com/watch?v=vtSf7OtXywg

DAMLA PAMİR: Dünyada gördüğüm en yakışıklı insan, gözlerinin derinliğine hayran olduğum sevgilimin sohbetine devam ediyoruz.

ADNAN OKTAR: Allah’ın bir nimeti ki bağnazların hainliği yok üstlerinde, küfrün nursuzluğu yok. Kelimenin tam anlamıyla nur var yüzlerinde, pırıl pırıl, tam samimi Müslüman yüzü. Dürüst, samimi, nurlu, efendi ve iffetli açık açık görülüyor. Bazı nursuzlar bakıyorlar aynaya çok nursuz, size bakıyoruz çok nurlusunuz. Kendine bakıyor çok çirkin görüyor, size bakıyor çok güzel görüyor. Kendini iffetsiz görüyor, sizi iffetli görüyor, özellikle iffetiniz çok ağırlarına gidiyor. Yani hem güzel, hem iffetli çok çok ağırlarına gidiyor. Çünkü bazı güzeller iffetini koruyamaz, boyun eğer küfrün baskısına boyun eğer. Ama siz hem harikulade cazibeli, güzel, hem iffetli olunca, hem akıllı, hem samimi, hem kültürlü, hem görgülü, hem temiz, hem klas tarif edilemeyen bir üstünlük meydana geliyor. Çünkü bağnazlara bakıyorlar gıcık adamlar, küfre bakıyor hakikaten nursuz kendi de söyler zaten getirtelim yan yana getirelim hakikaten doğru der. O yüzden size kusur bulmaya çalışıyor niye dekolte giyiniyor? Niye başını açıyor? Halbuki o sizin doğru yolda olduğunuzu biliyor, hayranlıkta duyuyor aslında. Çünkü dünyayı kapalı hanımlarla etkileyemez. Dünyayı kaliteli, klas, üstün, samimi, alabildiğine değerli insanlarla etkileyebilir. Çünkü bir insan karşıdakinin kendisinden daha üstün olduğunu görürse etkilenir, kendisinden daha altta olduğunu görürse etkilenmez. Sizi gören bu hisse kapılıyor, birçok kişi. Kendinden daha değerli ve daha üstün olduğunu görüyor. Ama o bazılarında da haset duygusunu meydana getiriyor, onun kıvranmasıyla ne yapacağını şaşırıyor. Onlara şefkatle yaklaşmak lazım tabii öfke duymak doğru olmaz. Cennette çok çok daha güzel olacaksınız. Dünyada Allah bu nuru özellikle veriyor ki; iman insana nasıl etki yapar görülsün. Çünkü eğer bu görülmezse insanlar onu kafasında tam tasarlayamayabilirler, onun için Allah örnek olun diye sizleri yaratıyor. Mesela cennet sevgisi nasıldır diye insanlar düşünüyor. Allah sizlerde onu yaratıyor ki insanlar kafasında onu toparlasın diye. Çünkü cennet sevgisinde bir samimiyet var, son derece samimi Allah sevgisine, Allah korkusuna dayalı, Allah’a derin iman ve hayranlığa dayalı, Allah’ın tecellisi olarak seviyor. Onun iç huzuru ve iç güveni var insanlarda, öz güven oluyor, o da insanlarda bir ferahlık, Allah’a dayandırdığı için kendini bir suhulet şeklinde kendini gösteriyor. İnsanlara iyi insanlar çok acı verir, yani çok acı duyar. Mesela aynaya bakar yüzünü sıkıyor, nefretle bakıyor kendine. Mesela televizyona terlik atıyor kızdığı için, öfkeleniyor bir şey de yapamıyor, artık diliyle bir şeyler yapmaya çalışıyor onlar önemli değil. Güzel insanlar güzel örnek olmaya devam edecekler. Avrupa’nın, Amerika’nın etkileneceği Müslüman tipi sizsiniz. Yoksa ekşimik ekşimik kokan, son derece cahil, kin dolu, nefret dolu, ağzından köpükler saçan, görgüsüz kalitesiz insanlarla İslam’ı anlatamazsın, sadece nefret duyarlar ve öyle insanları Allah esirgesin kitle halinde öldürmek istiyorlar, o kadar şiddetli nefret duyuyorlar. İslam ülkelerinde ki katliamların ana nedenlerinden biri değil de, en başta gelen budur. Eğer orada ki insanlar onları kaliteli görse dünya ayağa kalkar. Kalitesiz görüyorlar, basit görüyorlar, Allah vermesin onlar da kendilerini kalitesiz görüyor. Normalde öyle bir şeyde, kaliteli bir insan bir yerde öldürüldüğünde dünya ayağa kalkıyor. Ama kalitesiz basit gördüklerinde de dünya umursamıyor, fakat Müslümanlar da umursamıyor büyük bölümü. Çünkü kalitesiz görüyorlar, inanmış samimi olarak inanmış kalitesiz olduğuna. Mesela Avrupalı bir hanımı Mısır’da meydanda birisi öldürmeye kalksa, güzel bir kadını yani orayı yerle bir ederler, yer yerinden oynar. Mesela Irak’ta bir tane askeri esir etmişlerdi ben hatırlıyorum kız, kadın askeri akıl almaz vahşete dönüşmüştü Amerika’nın operasyonu, Irağı yerle bir ettiler ondan sonra, hallaç pamuğu gibi attılar. Bir milyon insan öldürdüler bir kişiye karşılık. Bir Bush’un babasına hakaret ettikleri için ona çok kızdılar. İki o kadına yapılan kendilerince zulüm de denebilir. Yani hakikaten görgüsüz ve zulüm tarzında hatta ahlaksızca tavırlar gösterdiler, ellerinde sopalarla çalıların arasında o kadını aradılar, esir ettiler hakikaten. Amerika’da onu kamuoyuna gösterttikten sonra, Amerikan kamuoyu adeta çıldırdı büyük bölümü, yerle bir olsun istediler Irak ve yaptılar. Kaliteli insanlar daima dünyada hakim olur. Peygamberimiz (s.a.v.) devrinde dünyanın en kaliteli insanıydı. Sahabeler son derece kaliteliydiler üslupları, giyimleri, tavırları mesela Resulullah (s.a.v)’in kokusu gül kokusu dört yüz metre, beş yüz metreden duyuluyordu. Sokağa giren kokusunu alıyordu, mis gibi böyle, elleri pırıl pırıl, cildi pırıl pırıl çocuk cildi gibi. Son derece güzel, konuşması güzel, üstü başı, kıyafetleri son derece klas, ayakkabıları, eli, tırnakları her yeri çok düzgün, dişleri süt gibi bembeyaz böyle. Ama hayvan gibi bağnazların iğrenç böyle lağım taşına benziyor dişleri falan, garip mahluklar, gülmeleri gürültü tarzında kamyon gürültüsü gibi. Her şeyleri sevimsiz ve itici onun için kendileri de kendilerinden nefret ediyorlar. Bunu ortadan kaldırmak çok önemlidir, kaliteli insan yetiştirmek çok önemli. Kalitesiz gördüklerinde Ortadoğu’da kim olursa olsun nefret duyar. Mesela Kaddafi’de de öyle akılsızlığı, deliliği mesela bak kendine saray yaptırmış son derece pis ahır gibi, üstü başı iğrenç. Mesela kıyafetlerini falan buldular son derece pis, bakımsız her şeyi iğren. Mesela yıkılmış binanın içinden deli gibi bağırıyor. Her hareketinde bir iğrençlik ve iticilik var, dini konuları tenzih ediyorum. Mahvettiler. Saddam’da öyle, oğulları, son derece görgüsüz böyle odun gibi adamdı. Gülüşü pis, konuşmaları pis, sevgisiz, merhametsiz, küt, leş gibi bir tip. Çocukları onun on misli daha beterdi. İçki içer, millete sarkıntılık eder, olmadık ahlaksızlık terbiyesizlik yaparlar, kaba, vicdansız ve azgındılar. Çocuklarının öldürülmesini de kamuoyunun büyük bir bölümü çok normal karşıladı, onun öldürülmesini, asılmasını da son derece normal karşıladı. Kendi vatandaşları da normal karşıladı. Kendi vatandaşları acayip alkışlıyorlardı, acayip seviyorlardı güya. Ama halk bazı yerlerde kuvvetten yana olur güçten yana olur. Devrilince hemen güçten yana oldular onu hemen harcadılar ve nefretlerini dile getirdiler. Terlikle kafalarına vuruyorlar heykellerinin. Muazzam bir nefret dalgası. Asıldığında da eğlendiler sokaklarda. Bugün sorsan Irak’ta yüzde 90 nefret ediyordur Saddam’dan. Usulen seviyoruz diyorlar ama bilinçaltında nefret ediyorlar. Nefret edilen değil de sevilen insanlar ile dünyaya hakimiyet mümkündür. Kaliteli insanlarla dünyaya hakimiyet mümkündür. Yoksa zenginlikten malla mülkle mümkün değil. Öyle olsa Amerika yapardı bunu, dünyanın en zengin ülkesi. En gelişmiş, teknolojisi gelişmiş, yollar, köprüler, binalar her şey mükemmel. Zibil gibi, doların su gibi aktığı bir ülke, altının su gibi aktığı bir ülke ama sürünüyorlar. Ne sevgi var, ne merhamet var, ne şefkat var. Amerikan halkının büyük bölümü iyidir aslında, sevecendir ama çok bozdular halkı. Başı derdine düşürdüler, çoğunu egoist hale getirdiler. Ondan sonra neocan kafası çıktı. Asalım, keselim, doğrayalım kafası. Onlarda bütün dünyaya nefret saçmaya başladılar. Şimdi Türkiye’den de nefret eder bir politikaları var. Sevgisizlik politikaları var. Onun için onlara kaliteyle, akılla karşılık vermek lazım. Yoksa onun dışında bir yol görünmüyor. Tabii Kuran’a uygun olmak şartıyla.

Sayın Adnan Oktar’ın A9 TV’deki canlı sohbetinden (14 Ocak 2014; 13:30)

Ücretsiz kitap: Münafıklıkla Mücadelenin Önemi
http://harunyahya.org/tr/Kitaplar/37794/Munafiklikla-Mucadelenin-Onemi

adnan oktar munafiklikla mucadelenin onmei bagnaz yobaz

Adnan Oktar: Fitneyi Yatıştırmak Farzdır

adnan oktar fetullah gulen recep tayyip erdogan

“Şu an yaşanan tamamen suni bir olay. Şeytan şu an oynuyor sevincinden. Halbuki hiç gerek yok. Tayyip Hocam son derece makul, aklı başında dürüst bir Müslüman. Fethullah Hocam da öyle. Samimi, kendini Allah’a adamış bir Müslüman. AK Partililer de çok dindarlar, Fethullah Hocamın talebeleri de çok dindarlar. Yani kelimenin tam anlamıyla suni ve son derece gereksiz, hiçbir anlamı yok. Her şeyleri, bütün amaçları, gayeleri, üslupları, hatta demokrasi anlayışları aynı, özgürlük anlayışları aynı, dürüstlük anlayışları aynı.

Hükümeti bu kadar sallamaya kalkmak, Fethullah Hoca’yı bu kadar, kendi tabiriyle şirazeden çıkarmak, bunlar tamamen suni. İki tarafı da kışkırtanlar var. Hükümeti de kışkırtıyorlar, Fethullah Hoca’yı da kışkırtıyorlar. Oluk gibi haber gidiyor her iki tarafa da; “Senin için şunu dediler” ona da diyor ki, “Senin için bunu dedi.” Ona “Şu sana bunu dedi”, ona “Bu sana şunu dedi.” Bununla baş olmaz.

Arada haber götürüp getirenler şeytana hizmet ediyorlar, haberleri yok, bilmeden… Yatıştırıcı olmak lazım kardeşim ne gerek. İki günlük dünya. Fethullah Hoca yaşlı başlı bir insan. Tayyip Hocam da yaşı küçük değil, altmış yaşında bildiğim kadarıyla. Gayet güzel hizmet ediyor; ekonomi şahlanmış, demokrasi rayına oturmuş, gayet güzel, şakır şakır her şey yolunda gidiyor. Türkiye zenginleşmeye başladı, bütün dünya kriz içinde kıvranırken Türkiye panter gibi maşaAllah. Her yerde başarılı. İş çıkartmasınlar, tamamen gereksiz.

Fethullah Hocamın aklı başında talebeleri var, onlarla da görüşelim. Hükümetten de ileri gelenlerden, Müsteşar da olabilir, Bakan da olabilir, ne olur yani, özel bir toplantı yapılabilir, sohbet ederiz konuşuruz. Konuyu yatıştıralım. Bir gerçeği olsa diyeceğim yani, hakikaten bir gerçeği var, haklı bir mücadele var. Sıfır! Konu, hiç! Hikayeden konu çıkarttılar.

Her şey eski çizgisine otursun. Bir şey varmış gibi ortalığı velveleye veren bir ruha da gerek yok. Çünkü Allah esirgesin böyle şeylerde yenme ruhu gelir. Şimdi Hükümet, Cemaati yenme hırsına girer. Cemaat de, Hükümeti yenme hırsına girer. Bu sefer öldüresiye bir mücadele olur. Olan vatana, millete olur, devlete olur. Ekonomiyi de batırırlar Allah esirgesin. Hatta askeri gücümüzü de yıkarlar, her şeyi yıkarlar. Beş dakikada küfrün yüz yıllardan beri beklediği neticeyi beş on gün içinde elde edebilirler o zaman. Allah vermesin. İş çıkartmaya gerek yok.

Şeytan tahrik etmiş, bir hırs meydana getirmiş. Ben baktım inceledim görüyorum. Tamamen hikaye. Varsa bile bir suç, adi suç, sıradan bir suç. Hadi diyelim ki dolandırıcılık olduğunu varsayalım, cahillik etti diyelim çocuklar. Her gün oluyor Türkiye’de böyle şeyler, dünyanın her tarafında oluyor. Alır onu götürür hapse korsun çocuğu. Olur biter. Gitsin yatsın çocuklar. Nedir yani? Suçları yoksa da beraat ederler. Türkiye’yi sallamaya gerek yok. Olay çıkartmaya da gerek yok.

Her iki tarafı da tahrik ediyorlar, bu olmaz. Buna müsaade etmeyiz, her iki tarafında yatışmasını istiyoruz inşaAllah. (Adnan Oktar, 22 Aralık 2013, A9 TV)

Kaynak: http://harunyahya.org/tr/Adnan-Oktardan-gunluk-yorumlar/177047

Bediüzzaman Said Nursi: Mehdi şahıs olarak münafıklık akımını dağıtacak

bediuzzaman said nursi sufyan munafiklik akimi mehdi

Üstadımız Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri Mektubat’ta şöyle buyuruyor;

O hadisin ve Süfyan ve Mehdi hakkındaki hadislerin ifade ettikleri mana budur ki: ahir zamanda dinsizliğin iki cereyanı (akımı) kuvvet bulacak:

Birisi: Nifak perdesi altında (inkarcı olduğu halde  Müslüman gibi görünerek) Risalet-i Ahmediyeyi (A.S.M.) (Peygamberimiz (sav)’in elçiliğini ve yolunu) inkar edecek Süfyan” namında (adında) müthiş bir şahıs, ehl-i nifakın (münafık karakterli kimselerin) başına geçecek, Şeriat-ı İslamiyenin (İslam dininin) tahribine (yıkılmasına) çalışacaktır. Ona karşı  Al-i Beyt-i Nebevinin silsile-i nuranisine (Peygamberimiz (sav)’in nurani soyuna) bağlananehl-i velayet (velilerin) ve ehl-i kemalin (kamil iman sahiplerinin) başına geçecek Al-i Beytten (Peygamberimiz (sav)’in soyundan) MUHAMMED MEHDİ isminde bir zat-ı nurani (nurlu bir şahıs), o Süfyanın şahs-ı manevisi olan cereyan-ı münafıkaneyi (münafıklık akımını) öldürüp dağıtacaktır. (Mektubat, s. 53)

Açıklama:

“… Ona (yani Süfyaniyete) karşı  Al-i Beyt-i Nebevinin silsile-i nuranisine bağlananehl-i velayet ve ehl-i kemalin başına geçecekPeygamberimiz (sav)’in nurani soyuna bağlı velilerin ve alimlerin manevi önderi olacak. Seyyidlerin, alimlerin ve velilerin başına geçecek olan kim? Mehdi. Şahs-ı manevinin başa geçip lider olması söz konusu olabilir mi? Olamaz. Demek ki Mehdi şahs-ı manevi olmayacak, şahıs olacak.

“… Al-i Beytten…” yani Peygamberimiz (sav)’in soyundan.

“… Muhammed Mehdi isminde…” yani Mehdi Seyyid olacak.

“… bir zat-ı nurani…” Nurlu bir şahıs. Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri hayret uyandıracak şekilde özellikle vurguluyor “nurani bir şahıs” diye. “Zat” ne demek? Şahıs demek, bir kişi demek. Mehdi şahs-ı manevi olsaydı Üstadımız zat kelimesini kullanmaz “şahs-ı manevi” diye söylerdi. Ama Üstadımız açık ve net “zat” diyor yani “Mehdi şahıs olacak” diyor.

“… o Süfyanın şahs-ı manevisi olan cereyan-ı münafıkaneyi…” yani münafıklık akımını.

“… öldürüp dağıtacaktır…” yani etkisiz hale getirecektir inşaAllah.

bediuzzaman said nursi mehdi sufyan munafik akim

Video: http://www.youtube.com/watch?v=zQNFeK2b2X0

NURCULUK: http://harunyahya.org/tr/Kitaplar/149384/Nurculuk

ahmet akgunduz bediuzzaman said nursi seyyid secere adnan oktar

Önsöz: http://harunyahya.org/tr/books/149384/Nurculuk/chapter/13811

1. Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri, “Bundan Bir Asır Sonra” Dediğinde 1977 Yılından Değil 2010 Yılından Bahsetmektedir: http://harunyahya.org/tr/books/149384/Nurculuk/chapter/13812

2. Hz. Mehdi (As)’In Sakalının Olmayacağı Ve Peygamberimiz (Sav)’İn Hadiste BediüzzamanSaid Nursi Hazretleri’nin İsmini Müjdelediği İddiası Doğru Değildir:http://harunyahya.org/tr/books/149384/Nurculuk/chapter/13813/

3. Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri Hicri 13. Yüzyılın Müceddidir, Ama Ahir Zamanın En Büyük Müçtehidi Ve En Büyük Müceddidi Değildir:http://harunyahya.org/tr/books/149384/Nurculuk/chapter/13814/

4. Hz. Mehdi (As)’In “Hakim” Olmasının Manası “Filozof” Olması Değil, Tüm Dünyada Adalete Vesile Olmasıdır: http://harunyahya.org/tr/books/149384/Nurculuk/chapter/13815/

5. Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri’nin Seyyid Olduğu Ve Mahkemelerden Çekindiği İçin Seyyid Olduğunu Gizlediği İddiası Doğru Değildir:http://harunyahya.org/tr/books/149384/Nurculuk/chapter/13816/

6. Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri, “Kıyamet 300 Yıl Sonra Kopacak” Dememiştir, “Allahualem, Hicri 1545′de Kıyamet Kopacak” Demiştir: http://harunyahya.org/tr/books/149384/Nurculuk/chapter/13817/

7. Hz. İsa (As), “Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri’nin Arkasında Namaz Kılıp Gitmiştir” İddiası Doğru Değildir. Hz. İsa (As)’In Hz. Mehdi (As)’In İmamlığında Namaz Kılışına Tüm Dünya Şahit Olacaktır: http://harunyahya.org/tr/books/149384/Nurculuk/chapter/14008/

8. Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri, Hz. Mehdi (As) İçin “Zat” Dediğinde Bir Şahıstan Bahsetmektedir, Şahsı Maneviden Değil: http://harunyahya.org/tr/books/149384/Nurculuk/chapter/14009/

9. Hz. Mehdi (As), Allah’a Teslim Olmuş Salih Bir Kul Olarak İslam Ahlakının Dünya Hakimiyetine Vesile Olacaktır: http://harunyahya.org/tr/books/149384/Nurculuk/chapter/14010/

10. Hz. Mehdi (As) 3 Görevi Birlikte Yapacaktır, Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri, Hz. Mehdi (As)’In 3 Görevini Birden Yerine Getirmemiştir:http://harunyahya.org/tr/books/149384/Nurculuk/chapter/14011/

11. Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri, “Hz. Mehdi (As)’In Kendisine Program Edineceği Bir Eserden” Bahsetmektedir. Eğer İddia Edildiği Gibi Üstadımız Mehdi İse, Söz Konusu Bu Eser Nedir? Bediüzzaman Hazretleri Hangi Eseri Kendisi Hazır Bir Program Edinmiştir?:http://harunyahya.org/tr/books/149384/Nurculuk/chapter/14012/

12. Bediüzzaman Hazretleri, Risale-İ Nur’da 8 Ayrı Yerde, Hz. Mehdi (As)’In Çıkış Tarihinin Hicri 1400′ler Olduğunu Bildirmiştir: http://harunyahya.org/tr/books/149384/Nurculuk/chapter/14013/

Evrim Yanılgısı: http://harunyahya.org/tr/books/149384/Nurculuk/chapter/13824/

İsa Mesih (as), Hz. Mehdi (as) ve İttihad-ı İslam: http://harunyahya.org/tr/Kitaplar/102748/

ahmet akgunduz bediuzzaman said nursi fethullah gulen abdulkadir badilli adnan oktar mehdi seyyid

1. Risale-i Nur’da Mehdiyet’in Anlatıldığı Bölümler: http://harunyahya.org/tr/books/102748/Isa-Mesih-(as)-Hz-Mehdi-(as)-ve-Ittihad-i-Islam/chapter/12461/

2. Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri Hz. İsa (as)’ın Bizzat Şahsının, Kendisinden Sonra, Hz. Mehdi (as) Döneminde Nüzul Edeceğini Anlatıyor: http://harunyahya.org/tr/books/102748/Isa-Mesih-(as)-Hz-Mehdi-(as)-ve-Ittihad-i-Islam/chapter/12531/

3. Hutbe-i Şamiye’de Baştan Sona İttihad-ı İslam ve İslam Ahlakının Dünya Hakimiyeti Anlatılır:http://harunyahya.org/tr/books/102748/Isa-Mesih-(as)-Hz-Mehdi-(as)-ve-Ittihad-i-Islam/chapter/12532/

4. Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri’nin Haber Verdiği Tarihler: http://harunyahya.org/tr/books/102748/Isa-Mesih-(as)-Hz-Mehdi-(as)-ve-Ittihad-i-Islam/chapter/12462/

5. Bediüzzaman Said Nursi’nin İslam Birliği Hakkındaki Sözleri:http://harunyahya.org/tr/books/102748/Isa-Mesih-(as)-Hz-Mehdi-(as)-ve-Ittihad-i-Islam/chapter/12463/

6. Allah Müslümanlara Birlik  Olmayı Emretmiştir, Birlik  Olmak Farzdır:http://harunyahya.org/tr/books/102748/Isa-Mesih-(as)-Hz-Mehdi-(as)-ve-Ittihad-i-Islam/chapter/12464/

7. Ahir Zamanın İmanı ve Aklı Zayıf, Enaniyetli Din Alimlerinin Özellikleri:http://harunyahya.org/tr/books/102748/Isa-Mesih-(as)-Hz-Mehdi-(as)-ve-Ittihad-i-Islam/chapter/12533/

8. ”Hz. İsa (as) İnmeyecek, Hz. Mehdi (as) Gelmeyecek” Diyen Bazı Kimselerin İddialarına Cevaplar – 1: http://harunyahya.org/tr/books/102748/Isa-Mesih-(as)-Hz-Mehdi-(as)-ve-Ittihad-i-Islam/chapter/13745/

9. ”Hz. İsa (as) İnmeyecek, Hz. Mehdi (as) Gelmeyecek” Diyen Bazı Kimselerin İddialarına Cevaplar – 2: http://harunyahya.org/tr/books/102748/Isa-Mesih-(as)-Hz-Mehdi-(as)-ve-Ittihad-i-Islam/chapter/13842/

10. ”Hz. İsa (as) İnmeyecek, Hz. Mehdi (as) Gelmeyecek” Diyen Bazı Kimselerin İddialarına Cevaplar – 3: http://harunyahya.org/tr/books/102748/Isa-Mesih-(as)-Hz-Mehdi-(as)-ve-Ittihad-i-Islam/chapter/14079/

11. İman Zafiyetine Karşı; Mehdiyette İman Hakikatlerinin Önemi:http://harunyahya.org/tr/books/102748/Isa-Mesih-(as)-Hz-Mehdi-(as)-ve-Ittihad-i-Islam/chapter/12466/

12. İslam Ahlakının Dünya Hakimiyetine İşaret Eden Bazı Kuran Ayetleri:http://harunyahya.org/tr/books/102748/Isa-Mesih-(as)-Hz-Mehdi-(as)-ve-Ittihad-i-Islam/chapter/12534/

Evrim Yanılgısı: http://harunyahya.org/tr/books/102748/Isa-Mesih-(as)-Hz-Mehdi-(as)-ve-Ittihad-i-Islam/chapter/12468/

http://www.risaleinurkulliyati.com/

http://www.risaleinurtastamam.com/

http://www.bediuzzamansaidnursi.net

http://www.bediuzzamanvemehdi.com

Müslümanlar Hak Ettiği Değeri Görmeli – Harun Yahya (Adnan Oktar)

adnan oktar musluman deger harun yahya makalesi

 

Herhangi bir gazetenin dış haberler sayfasını alıp baktığınızda ne dikkatinizi çekiyor? Acılar, kavgalar, çatışmalar, ölümler, yokluklara dair haberler neden hep İslam coğrafyasından geliyor diye düşünmüyor musunuz? Müslüman ülkelerde yaşanan insani dram ve acıları dünyanın bu derece olağan karşılaması sizi de şaşırtmıyor mu?

İsterseniz şöyle bir mizansen üzerinde düşünelim. Irak’ta adeta olağanlaşmış olaylardan biri olan bir suikast saldırısının Londra’da gerçekleştiğini varsayalım. Irak’ta bu saldırılarda ortalama her gün 30-40 kişi ölmesine rağmen, Londra’daki hayali olayda hiç kimsenin ölmediğini düşünelim. Londra’daki bu hayali saldırının olduğu gün Afganistan’da, Yemen’de, Somali’de veya Mısır’da da olaylar olduğunu ve Müslümanların hayatını kaybettiğini kabul edelim. Sizce Londra’daki saldırı mı yoksa bu saydığımız ülkelerden birinde hayatını kaybedenler mi daha çok ilgi görür? Londra’da yaşanan bu saldırı sonrasında benzer bir durumun yeniden yaşanmaması için gösterilen gayretle diğer ülkelerde ölümlerin olmaması için gösterilen gayret bir olur mu?

Guantanamo… Ebu Gureyb… Afganistan’da öldürülen Müslümanların parmaklarını “anı” olarak ülkesine götürenler… Baas rejiminin öldürdüğü 120 binden fazla sivil… Suriye’de mülteci konumundaki 6 milyon insan… Mısır meydanlarında namaz kılarken kurşuna dizilen insanlar… Burma’da yakılarak şehit edilenler… Bangladeş’te hukuksuzca hapsedilenler… Doğu Türkistan’da olmadık suçlardan idam edilenler… Özetle çok geniş bir coğrafyada her gün aşağılanan mazlumların yaşadıklarının binde biri Batı’da yaşanıyor olsa dünyanın tepkisi ne olurdu?

Elbette dünyanın hiç bir yerinde tek damla kan dökülmesini, Avrupa’da, Amerika’da veya diğer yerlerde acı verecek bir olay yaşanmasını hiçbirimiz istemiyoruz. Ancak hepimiz yukarıdaki soruların cevabını da gayet iyi biliyoruz. Acı bir gerçek var ki; Müslümanlara yapılan zulümler ve yaşadıkları acılara karşı dünyanın büyük kısmı duyarsız.

İslam coğrafyasında hayatını kaybedenler Irak’ta 100 ölü, Suriye’de 70 ölü, Mısır’da 500 ölü gibi, sadece sayılarıyla bilinirken, Batı’da tek bir insanın başına bir olay gelse tüm dünya o kişiyi ismiyle tanıyorsa bunun üzerinde ciddi düşünülmesi gerekir. Müslümanları, Batı’da bazı kesimlerin ve hatta bir çok Müslümanın dahi gözünde bu derece değersiz kılanın ne olduğunu net olarak ortaya koymak gerekir.

Batı’da, tarihten gelen önyargıların bilgisizlikle birleşmesi şüphesiz önemli etkenlerden biri. 20. yüzyılın ilk yarısının savaşlarla geçmesine sebep olan ve “çatışmayı”, “işgal etmeyi”, “diğerlerini aşağı görmeyi” ön gören ideolojilerin oluşturduğu zihni tahribatın etkisi de tartışmasız bir gerçek. İslam dünyasının mevcut sıkıntılarından kurtulmasının yollarından biri Batı’nın bu sorunlu bakış açısını tamamen terk etmesi. Ancak “bu topraklarda ne kadar acı varsa Batı bize bunları getirdi” demek de adil bir yaklaşım değil.

Müslümanların, “Müslümanlar nasıl böyle değersiz hale geldi?” sorusunun cevabını ararken, “bizim bunda payımız nedir?” diye özeleştiri yapmaları, Batı’nın zihin değişikliği yapıp yapmamasından çok daha hayatidir. Zira, bir toplumun kendi din kardeşlerinin yaşadıklarına duyarsızlaşması farklı kültürlerden ve inançlardan insanın tepkisiz kalmasından kat kat acıdır.

Samimi bir değerlendirme yapıldığında İslam dünyasının siyasi ve ekonomik koşulların ötesinde ruh olarak önemli bir açlıkla karşı karşıya olduğu görülür. Nitekim bu açlık ve eksikliktir önüne çıkan engelleri aşmasına mani olan. Peygamberimiz (sav)’in vefatının ardından yavaş yavaş Kuran’dan uzaklaşan Müslümanlar özlerini, ruhlarını kaybettiler. Kuran’dan uzaklaşmakla oluşan dev boşluğu ise bağnazlık doldurdu.

Kadını ikinci plana iten, insanlara değer vermeyi bilmeyen, görgüsü zayıf, nezaket ve kaliteyi önemli görmeyen, temizliğine özen göstermeyen, anlayışı, toleransı bilmeyen, öz yerine şekle ve kalıba önem veren bu yapı, Müslümanlara tarihin en büyük zararını vermiştir. Sanatı, estetiği, bilimi Müslümanların hayatından çıkarmış ve yozluğun, kabalığın, geri kalmışlığın yerleşmesine sebep olmuştur. Müslüman denildiğinde olgunluk, itidal, sağduyu, akıl, kalite, modernlik, hür fikirlilik akla gelmesi gerekirken bugün Müslüman denildiğinde akla gelen model, Kuran’dan uzaklaşmanın ve bağnazlığın eseridir.

“Müslümandır cahildir”, “Müslümandır sanattan anlamaz”, “Müslümandır şiddet yanlısıdır” gibi onlarca yanlış Müslüman imajı bu bağnazlığın eseridir ve Müslümanlara saygı duyulmasını, değ er verilmesini engellemektedir.

Müslümanı değersiz görüp dilediğince ezebileceklerini sananların bundan vazgeçmelerinde ise, karşılarında görecekleri Müslümanların hali ve tavrı çok büyük bir rol oynayacaktır. Bu nedenle Müslümanların sonradan dinimize yerleştirilen bütün hurafelerden vazgeçip, İslam’ın özüne dönmeleri, Kuran’da bahsedilen kalite anlayışını benimsemeleri, çağdaş, modern, sanata ve bilime önem veren, kadınları ikinci sınıf vatandaş olarak görmeyen bir bakış açısını benimsemeleri hayati önemdedir. İslam alemi yaşanan acıların sebeplerini anlamazdan gelmek yerine vicdanlı davranıp çözüm oluşturmak, üstelik bunu bir an önce yapmak durumundadır.

Ayrıca Müslümanların Allah’ın Kuran’da bildirdiği emre uyarak bir an önce bir birlik oluşturmaları İslam coğrafyasının içinde bulunduğu bu durumdan çıkması açısından hayati önemdedir. Avrupa Birliği benzeri bir ittifakla dev bir güç meydana gelecek, bu birlik Müslümanların duruşunu diğer dünya güçleri karşısında çok kuvvetlendirecektir. Bunun neticesinde de Müslümanlar …ve haklarına tecavüz edildiği zaman, birlik olup karşı koyanlardır…” (26:39) ayetinin gereğini yerine getirmiş olacaklardır. Bu takdirde yukarda bahsettiğimiz gibi Müslümanların hayatının hiçe sayıldığı vakalar son bulacaktır. Batı dünyası, isteklerine boyun eğmek zorunda kalan bir Müslüman dünyası yerine, başı dik,  siyasi ve ekonomik açıdan bağımsızlığını ilan etmiş büyük bir güçle muhatap olacak ve Müslüman dünyasında meydana gelen bu acılar son bulacaktır.

Müslümanlar Kuran’da bildirilen demokrat, özgürlükçü, ilerici ve haysiyetli ahlakı yaşadıklarında, Allah’ı izniyle, Müslümanları ezmeye yeltenenlerin önündeki en önemli manevi set olacaklardır.

Bu makalenin orjinal İngilizce linkini aşağıda bulabilirsiniz:

http://www.thejakartapost.com/news/2013/11/22/muslims-must-be-valued-they-deserve.html

Ücretsiz kitap: Münafıklıkla Mücadelenin Önemi
http://harunyahya.org/tr/Kitaplar/37794/Munafiklikla-Mucadelenin-Onemi

adnan oktar munafiklikla mucadelenin onmei bagnaz yobaz

Müslümanlar Tüm Dünyadaki Müslümanlardan Sorumludurlar – Harun Yahya (Adnan Oktar)

adnan oktar sorumluluk

 

Allah’ın bu emri gereği tüm Müslümanlar kardeşlerinin huzuru ve mutluluğunu  samimi olarak istemelidirler. Elbette bu hizmet sırasında çeşitli zorluklarla karşılaşırlar. Ancak Müslümanların birbirlerine olan bağlılıkları ve aralarındaki dayanışma, topluca bu zorlukların üstesinden gelebilmelerini sağlar.

www.Kurandaittihadiislam.com

kapak2(4)

Hepimizin bildiği gibi son günlerde İslam dünyasında büyük bir hareketlenme yaşanıyor: Darbeler yapılıyor, iç çatışmalar çıkıyor, kısacası Müslümanlara yapılan zulümler artarak devam ediyor. Gerek dünya basını gerekse ülkemizdeki gazete, televizyon ve sosyal medya haberlerine baktığımızda herkesin perde arkasında bir fail aradığını görüyoruz. İslam coğrafyasının dünyayı saran “İslamofobiya”dan kaynaklanan bir takım haksızlıklara maruz kaldığı inkar edilemez bir gerçektir. Fakat İslam dünyasını oluşturan ülkelerin bu karışıklıklarda hiç mi payı yoktur?

Şikâyet etmek, yakınmak, sürekli mağduriyetini dile getirmek, protesto etmek, hep başkalarına suçu yüklemek İslam âlemine ne kazandıracaktır?

Müslümanlar tüm  Müslümanlardan sorumlu olduklarını düşünüp birlik bilinci içinde hareket etmeleri gerektiğini ne zaman kavrayacaklardır?

kapak2a

 

Zulüm Gören Müslümanları Korumak Her Müslümanın Görevidir

Filistin’de, Endonezya’da, Doğu Türkistan’da, Patani’de, Mısır’da, Suriye’de veya dünyanın herhangi başka bir yerinde Müslümanların çok acı ve zulüm gördükleri açıktır. Halen Müslüman ülkelerin çoğunda savaşlar, iç karışıklıklar devam etmektedir. Bu savaşlarda yüz binlerce silahsız insan hayatını kaybetmekte, kadınlar tecavüze uğramakta, işkence görmekte milyonlarca Müslüman evlerinden yurtlarından çıkarılmakta, sakat kalmakta, yakınlarını kaybetmektedir. Masum çocuklar hala kurşunlara hedef olmakta, bebekler kundaklarında katledilmekte, kaçmaya çalışan insanlar mayınlara basarak sakat kalmaktadırlar. İnsanlar eşi benzeri görülmemiş bir vahşete tabi tutulmakta, zulme uğramaktadırlar. Hatta Mısır örneğinde olduğu gibi namaz kılma ibadetini gerçekleştirirken bile acımasızca şehit edilmektedirler. Müslümanların bulunduğu pek çok ülkede kadınlar, çocuklar zulme uğratılmaya, eziyet görmeye devam etmektedirler. Müslüman topluluklar birer birer bağımsızlıklarını yitirmekte, kendilerine yardım eli uzatacak vicdan sahibi insanların yardım etmesini beklemekte ama seslerini duyuramamaktadırlar.

Eziyet gören, şehit edilen bu Müslümanların varlığından herkes haberdardır. Çünkü hemen her gün, gazetelerde, televizyonlarda bu çaresiz, zavallı, kimsesiz ve muhtaç insanların görüntülerine rastlamak mümkündür. Pek çok kimse bu insanların içinde bulundukları durumu görür, onlara acır. Ancak bir süre sonra konuştuğu konuyu ya da seyrettiği kanalı değiştirince veya okuduğu gazetenin sayfalarını çevirince bu insanların varlığını unutur. Çoğu kişi bu insanları bulundukları durumdan kurtarmak için bir çaba harcaması gerektiğini, Müslümanların birbirlerinden sorumlu olduklarını düşünmez. Ve “dünyada o kadar zengin ve güç sahibi ülke ve yöneticiler varken o insanları kurtarmak bana mı kaldı” gibi yanlış düşüncelerle sorumluluğu başkalarının üzerine atar.

Bu gibi kişiler, “evimde sorun yok, işimde sorun yok, ticaretim aksamıyor, çocukların okullarında da mesele yok” deyip bir kenara çekilmeyi tercih ederler. Oysa böyle bir tavır ancak dünyaya büyük bir hırsla bağlı olan, bu geçici ve çok kısa olan ömründe dünyevi menfaatlerin peşinden koşan insanlar için geçerli olabilir. Müslüman sessiz kaldığı fikren engel olmadığı bu zulmün bir gün devleşip kendisine de büyük zarar verebileceğini unutmamalıdır. Ucu kendisine dokunmayan şiddete sessiz kalmanın büyük vicdansızlık olduğunu bilmelidir. Özellikle de önemsiz meselelerde binlerce defa “aslan” kesilenlerin bu önemli olayla karşı karşıya kalınca sorumluluğu başkalarına bırakmaları ciddi bir ahlak bozukluğudur. Allah rızası için gayret etmek gerekirken, zulüm gören Müslümanları tek başına bırakmaya çalışmak, “o ülkeden bize ne biz kendi ülkemize bakalım” mantığıyla hareket etmek, bir köşeden olayların durulmasını izlemek, samimi ve gerçek Müslümanlık değildir.

Zulüm gören Müslümanları kurtarmak için vicdan sahibi olan her Müslümanın bu sorumluluğunu bireysel olarak hissetmesi gerekir. Tüm Müslümanların hissetmesi gereken bu sorumluluğa Yüce Allah şöyle dikkat çekmiştir:

“Size ne oluyor ki, Allah yolunda ve: “Rabbimiz, bizi halkı zalim olan bu ülkeden çıkar, bize Katından bir veli (koruyucu sahip) gönder, bize katından bir yardım eden yolla” diyen erkekler, kadınlar ve çocuklardan zayıf bırakılmışlar adına çaba göstermiyorsunuz?” (Nisa Suresi, 75)

kapak2b

Sorumluluk Sahibi Olan Müslümanlar İslam Dünyasının Yaşadığı Sorunlar Hakkında Özeleştiri Yapmalıdır

Müslümanların şu sorular hakkında samimi olarak düşünmeleri gerekir.

  • “İslam dünyası” olarak nerede yanlış yaptık, bundan sonra ne yapmamız gerekir?
  • Yapılan hataları nasıl telafi edebiliriz? Ne şekilde ve hangi doğrultuda net ve somut adımlar atabiliriz?
  • İslam dünyasının hem ekonomik, hem siyasi, hem de sosyal olarak kalkınması için nihai neticeye giden en keskin çözümler neler olabilir?
  • Batı toplumlarının rahatsız olduğu konularda sadece ön yargı mı var? Onların da haklı olduğu noktalar var mı?
  • Bazı kişilerin bilgi eksikliğinden, bazılarının ise samimiyetsizliklerinden kaynaklanan bağnaz yapının bu istenmeyen imajda bir rolü var mıdır?
  • Peygamberimiz (s.a.v.)’in zamanında yaşanan sevgi ve barış dolu, herkesin razı olduğu İslam anlayışına sahip miyiz?
  • Allah Kuran’da Müslümanların birlik olmaları gerektiğini bildirmiş, olmamaları durumunda ise, manevi güçlerini kaybedeceklerini, ezilip yenileceklerini haber vermişken, Müslümanların dağınık bir yapıda olmaları, asıl hatanın kendilerinde olduğunu göstermez mi?

www.turkislambirligimujdesi.com

kapak2c(1)

Müslümanların Zulme Karşı Sorumlulukları Allah’ın ve Resulullah (s.a.v.)’in Yoluna Uymak Olmalıdır

Müslümanlara karşı yapılan zulüm konusunda çekimser veya şiddete dayalı geçici çözümler önerenler bilmelidirler ki, onların olaylara karşı ilgisiz tavırları Müslümanlara karşı yapılan zulmü daha da artırır. Çünkü dünyanın herhangi bir yerinde zavallı ve masum Müslümanlar hiçbir sebep olmadan katledilirken diğer Müslümanların bu olup bitenler karşısında hiç ses çıkartmamaları ve sessizce bu zulmü seyretmeleri kötülere ve zalimlere destek olmaları anlamına gelir. Sırf kendi rahatları, huzurları bozulmasın diye zulme tepkisiz kalanlar, elbette ki ahirette zulme ve haksızlığa karşı sabır ve dirayet gösterenlerle birlikte olmayı umamazlar.

Müslüman ülkelerde yaşanan olaylar için bazı Müslüman kardeşlerimizin farklı düşünceleri de olabilmektedir. Bazı kardeşlerimiz şiddete şiddetle karşılık verilmesi yönünde düşünmektedirler. Halkın ve devlet güçlerinin karşı karşıya gelmesi, birbirlerine karşı bıçak satır ve ateşli silahlar kullanmalarının zulme çözüm olacağını savunanlar, bu düşüncenin  zulme asla engel olamayacağını bilmelidirler. Zulüm, sokak çatışmalarıyla, yağmalarla, saldırganlıkla, şiddetle son bulmaz. Şiddete dayalı yöntemle meydana gelecek değişim, asla insanların özlemi ve ihtiyacı içinde oldukları huzuru, refahı ve güveni onlara sunmaz.

Bazı kardeşlerimiz ise tüm iyi niyetleriyle insani yardım, ateşkes, insani koridor, mülteci kampları gibi suni çözümlerle Müslümanlara yapılan zulmün duracağı düşüncesine sahiptirler. Elbette insani yardımlarla birtakım başarılar ve gelişmeler elde edilebilir. Ama bunlar kalıcı ve tam tatmin edici çözüm oluşturmaz. İnsani yardımların yapılması, güçsüz ve zayıf bırakılmışların her türlü ihtiyacının karşılanması Allah’ın Kuran’da emrettiği güzel bir ahlak özelliğidir. Ancak bu, tek başına, insanların sorunlarının çözümü için yeterli değildir. Çünkü bu yardımların kim tarafından ve nasıl dağıtılacağı yani milletin menfaatinin gözetilip gözetilmeyeceği de olayın bir başka boyutudur.

Diğer taraftan insanların hayat şartlarının iyileştirilebilmesi için ülke içinde bir düzenin ve istikrarın mevcut olması çok önemlidir. Bu istikrar ekonomiden sosyal yaşama kadar her alana hakim olmalıdır. Müslüman ülkelerin bir kısmı bu bakımdan da tam bir karmaşa içindedir. Sonuçta insani yardımların çözüm olması, bu yardımların küçük, etkisinin büyük sonuçlar doğuracağının beklenmesi çok büyük bir hatadır. Çünkü Allah bu konuda tüm inananlar için tek bir çözüm bildirmiş ve birleşmelerini emretmiştir:

“Şüphesiz Allah, Kendi yolunda, sanki birbirlerine kenetlenmiş bir bina gibi saf bağlayarak çarpışanları sever.” (Saff Suresi, 4)

Unutulmamalıdır ki; kalıcı ve gerçek çözüm, ancak Allah’ın ve Resulullah (s.a.v.)’in gösterdiği yola uyarak sağlanır.

www.turkislambirligiyolunda.com

İslam Birliği’ni tesis etmenin aciliyeti çok açıkken, kendilerince bu birliğin kurulmasını imkansız görenler, bunun için gayret etmeyenler, bu yolda yapılan çalışmaları desteklemeyenler çok büyük bir vebal altına girdiklerini unutmamalıdırlar. Zulme rıza göstermenin de zulüm olduğu gerçeğini göz ardı etmemelidirler. Bu büyük coğrafyada akan her damla kandan, yıkılan her evden, şehit olan her masumdan, yaralanıp sakat kalan her mazlumdan, açlık ve yokluk içinde yaşayan her insandan İslam Birliği için gayret etmeyen her Müslüman sorumludur. Türk-İslam Birliği’nin kurulması Allah’ın Kuran’da gösterdiği, Peygamberimiz (s.a.v.)’in hadislerinde detaylarıyla anlattığı tek çözümdür. Birlik olmak Kuran’a göre farz, dağılıp ayrılmak ise haramdır.

kapak2d

Müslüman Ülkelere Barış ve Huzurun Gelmesi İçin Tek Çözüm İslam Birliğidir

Müslümanların yapması gereken en önemli ve akılcı hareket “birlik” olmaktır. İslam dünyası sürekli yönlendirilen, iç işlerine müdahale edilen, darbe yapılan, ekonomik olarak dış ülkelere bağımlı, siyasi olarak küresel güçlerin sözünü dinlemek durumunda bırakılan sistemden kurtulmak istiyorsa, bir an önce birlik olmalıdır. Sorumluluk sahibi bir Müslüman  “İslam’ın dünyaya hızla yayılmasından rahatsız olan, Kuran’ı Müslümanların elinden almalıyız diyen, İslam’ın yükselen yıldızını söndürmeye çalışan karanlık mihrakların hain planlarına teslim olmak istemiyoruz” diye düşünüyorsa bunun yolu İslam Birliği’ni savunmaktır. İnkarcılar kendi menfaatleri doğrultusunda, aynı düşünceyi ve felsefeyi savunmayanlarla bile asgari müştereklerde birleşip kötülük, fitne ve bozgunculukta ittifak kurarlar. Eğer İslam alemi kendi arasında ittifak kuramazsa Allah yeryüzünde büyük bir fitne ve bozgunculuk olacağını bildirmiştir:

“İnkar edenler birbirlerinin velileridir. Eğer siz bunu yapmazsanız (birbirinize yardım etmez ve dost olmazsanız) yeryüzünde bir fitne ve büyük bir bozgunculuk (fesat) olur.” (Enfal Suresi, 73)

İslam dünyasının yapması gereken, mezhep, ırk çatışmalarına izin vermeyerek, ortak paydalarda birlik olup, Türkiye önderliğinde kurulacak, “İttihad-ı İslam”ı hızla hayata geçirmektir. Bu birlik İslam’ın güzelliğinin önce tüm bölgeye yayılmasına, problemlerin kendi içinde çözülmesine vesile olacak, başka ülkelerin Müslümanların iç işlerine karışmasına engel olacak,  mezhep çatışmaları, iç karışıklıklar ve kargaşaları durduracaktır. Tüm İslam alemi ancak, bir merkezde birleşerek tek vücut olacağını daima hatırda tutmalıdır.  Sevgili Üstadımız Bediüzzaman Said Nursi Hazretlerinin 21. Lemalar risalesinde bildirdiği gibi “birlik” olduğu zaman vücudun tüm azaları rahat ederek tıpkı bir fabrikanın çarkları gibi birbirleriyle son derece uyumlu ve birbirlerini tamamlayıcı yönde hareket etmeye başlarlar. İslam ahlakının getirdiği güzel ahlakla, bir el diğer elle rekabet etmez, bir göz diğer gözü tenkit etmez, dili kulağına itiraz etmez, kalp ruhun ayıbını görmez, tam tersine birbirlerinin noksanını tamamlar, kusurlarını örterler, her türlü ihtiyacını giderirler. Kısacası: İslam coğrafyasının her türlü hakları korunur, ayrımcılık, haksızlık, zulüm son bulur, siyasi, sosyal ve iktisadi olarak müthiş bir güç ortaya çıkar.

Zaman her insanın kendi başının çaresine bakmasının değil, her Müslümanın diğeri için de ciddi bir çaba göstermesinin vaktidir. Birçok Müslüman peygamber kıssalarını, sahabelerimizin hayatlarını detaylarıyla okur, onları takdir eder, üstün ahlaklarını övücü konuşmalar yapar, cesaretlerini, atak ve itidalli, kınayanın kınamasından korkmayan, asla yılmayan, her türlü zorluğa göğüs geren tavırlarını anlatır. Bu mübarek insanlar, Allah’ın sevdiği, cennetinde ağırlayacağını müjdelediği, son derece kıymetli ve fedakâr insanlardır. Onlar hayatları boyunca iyilik ve dürüstlük konusunda gözü kara davranmışlardır. Ancak bugün Müslümanların sorumluluğu sadece onların hayatlarını anlatmak değil, onları örnek almak ve her an onlar gibi davranmaktır. Her vicdan sahibi Müslümanın sorumluluğu İttihad-ı İslam için çaba sarf etmektir. Bu sadece Müslüman ülke halkları için değil tüm insanların da rahat ve huzur bulacağı, barış içinde yaşayacakları tek çözüm yoludur. Allah’ın adetullahı gereği Rabbimiz mutlaka İttihad-ı İslam’ı oluşturacaktır. Fakat önemli olan daha fazla acı çekilmeden, vakit kaybedilmeden bu farz vazifenin gerçekleşmesi yönünde çalışmaktır.

kapak2e

Müslümanların bir araya gelmesi “Ya Allah Bismillah” deyip, şeytandan Allah’a sığınıp birleşmeleri Yüce Allah’ın farz kıldığı vazifenin başlangıcı olarak büyük bir sevinç kaynağı olacaktır. Rabbimiz tüm Müslümanların kardeş ve tek bir topluluk olmaları gerektiğine ayetlerde şöyle dikkat çeker:

“Gerçekten, sizin bu ümmetiniz tek bir ümmettir. Ben de sizin Rabbinizim, öyleyse Bana ibadet ediniz. Onlar, işlerini kendi aralarında parça parça dağıttılar (dinlerinde bölünmeler yaptılar); hepsi Biz’e döneceklerdir.” (Enbiya Suresi, 92-93)

“Allah’ın ipine hepiniz sımsıkı sarılın. Dağılıp ayrılmayın. Ve Allah’ın sizin üzerinizdeki nimetini hatırlayın. Hani siz düşmanlar idiniz. O, kalplerinizin arasını uzlaştırıp-ısındırdı ve siz O’nun nimetiyle kardeşler olarak sabahladınız. Yine siz, tam ateş çukurunun kıyısındayken, oradan sizi kurtardı. Umulur ki hidayete erersiniz diye, Allah, size ayetlerini böyle açıklar. (Al-i İmran Suresi, 103)

www.Kurandamehdiyet.com

Alevi, Sünni, Şii, Vahabi, Caferi ve diğer mezheplere mensup tüm Müslümanlar din kardeşi olduklarının şuuruna varmalı, işkence gören, yurtlarından sürülen, öldürülen, sakat bırakılan Müslümanların haykırışlarına kulak vermeli, zaten bugüne kadar hayli vakit kaybettiklerini bir an önce kavrayıp daha fazla vakit kaybetmemek için derhal harekete geçmelidirler.
Unutulmamalıdır ki, birleşmek ve ayrılığa düşmemek, Allah’ın hepimize farz kıldığı bir hükümdür.  Allah’ın bu hükmünü aciliyetle yerine getirmenin Allah’ın rızasına en uygun olan davranış olacağı açıktır.

Ücretsiz kitap: Türk İslam Birliğine Çağrı
http://harunyahya.org/tr/Kitaplar/734/Turk-Islam-Birligine-Cagri
adnan oktar turk islam birligine cagri harun yahya kitap

Sorun başörtüsü değil, özgürlük… – Harun Yahya (Adnan Oktar)

adnan oktar turbanli basortusu ozgurluk laiklik

 

Son zamanlarda dünyanın birçok ülkesinde kadınların kamu alanlarında başörtüsü takma ya da çarşaf giyme hakları tartışılmakta. Türkiye de bu ülkelerden biri. Geçtiğimiz haftalarda Türkiye’nin 90 yıllık Cumhuriyet tarihinde ilk kez 3 kadın milletvekili Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne başörtülü olarak girdiler ve muhalefet partilerinden de herhangi bir tepki görmediler. Böylece yıllardır kemikleşmiş bir sorun daha uzlaşı içinde halloldu. Oysa 1999 yılında benzer bir girişimde bulunan bir milletvekili muhalefetin çok büyük tepkisiyle karşılaşmış, meclis salonundan çıkartılmış ve ülkede çok büyük bir gerilim oluşmuştu. Ancak Ak Parti iktidarıyla birlikte Türkiye’de çok şey değişti ve artık kamusal alanlarda da, üniversitelerde de kadınlara başörtüsü takma özgürlüğü tanındı. Normalleşme yolunda çok önemli bir sorun daha böylece ortadan kalkmış oldu.

Bugünlerde Singapur’da da benzer bir tartışma yaşanıyor. Kamu sektöründe üniforma gerektiren polislik, hemşirelik, askerlik gibi işlerde çalışan Müslüman kadınların da başörtüsü kullanmalarına izin verilmesini isteyen İslami gruplarla hükümet yetkilileri arasında çeşitli görüşmeler yapılıyor. Bu tip bir uygulamanın eşitlik ve adalet duygusunu zedeleyeceğini düşünenlerin karşısında, bunun inanç özgürlüğü kapsamında değerlendirilmesi gerektiği için özgür bırakılması gerektiğini söyleyenler yer alıyor. Çeşitli dini grupları, etnik toplulukları içinde barındıran Singapur’un bu sorunu da kolaylıkla aşacağına dair bir şüphem yok. Çünkü nüfusun yüzde 15’ini oluşturan Müslüman azınlık ülke sınırları içinde yıllardır özgür bir şekilde yaşamlarını devam ettiriyor, herhangi bir baskı ve zorlamayla karşılaşmıyor.

Ancak bu sorun sadece Türkiye ve Singapur ile de sınırlı değil. Gerek İslam ülkelerinde gerekse Batılı ülkelerde başörtüsü ve çarşaf hala çok büyük bir tartışma konusu. Örneğin İran’da başörtüsü takmak zorunlu, Arap ülkelerine ait havayollarının bir çoğunda ise hostesler ateist ya da başka bir dinden olsalar dahi başörtüsü takmak zorundalar. Suudi Arabistan’da kadınların araba kullanmaları dahi yasaklanmış durumda. Avrupa’da da bu konuda çok büyük tartışmalar söz konusu. Fransa, Belçika, İtalya, Almanya gibi ülkelerde kamuya ait iş yerlerinde, hatta halka açık alanlarda başörtüsü ve çarşafa yönelik kısıtlamalar söz konusu. Özellikle de 5 milyon Müslüman nüfus barındıran Fransa’da çok ciddi sınırlandırmalar gündemde. Bu nedenle tesettürlü kadınların çok büyük bir bölümü sosyal hayattan elini tamamen çekmiş durumda.

Aslında bu tartışmaları başörtüsü ya da çarşaf takma hakkıyla sınırlandırmak gerilimin en büyük nedeni. Bunu bir özgürlük sorunu olarak gördüğümüz zaman çözüm hiç şüphesiz çok daha kolay olacak. Eğer başörtülü hanımların haklarını savunanlar, başörtüsü kadar dekolte giyinen kadınların da haklarını savunsalar, ya da başörtü takmayan ve dekolte giyinenlerin haklarını savunanlar aynı şekilde başörtülü hanımların da haklarını savunsalar bu sorunlar hızla ortadan kalkacak. Başörtülü hanımların eğitim haklarının ellerinden alınması, istedikleri işlerde çalışamamaları bizi ne kadar rahatsız ediyorsa, başörtüsü takmayan hanımların da ikinci sınıf muamele görmeleri, bağnaz zihniyetteki kimseler tarafından “kirli ve günahkar” olarak itham edilmeleri de bizi bir o kadar rahatsız etmeli. Özgürlüğün içine tüm kadınların haklarını koymalıyız. Müslümanların da, gayri müslümlerin de, ateistlerin de, Budistlerin de…

Zaten Kuran ahlakının temelinde de bu anlayış yatmaktadır. İslam dini her türlü baskıyı, zorlamayı reddeder, İslam’da esas gönül kabulüdür. Bakara Suresi’nin 256. ayetinde Allah “Dinde zorlama yoktur” şeklinde emreder. Farklı inançlardaki kişilere ya da inançsız kişilere yönelik hiçbir baskı İslam dininde kabul edilemez. İslam inanç konusunda insanlara kesin ve açık bir dille, tam hürriyet tanır. Buna göre her insan kendi inançlarına göre ibadetlerini özgürce yerine getirebilir, inançlarına göre giyinebilir, inançlarına göre hareket edebilir. Hiç kimse bir diğerini kendi dininin ibadetlerini yerine getirmekten alıkoyamaz, inançlarına göre hareket etmesini yasaklayamaz. Bu, İslam ahlakına aykırıdır ve Allah’ın razı olmadığı bir davranıştır.

O halde başörtü konusunu suni bir gerilim olmaktan çıkartmanın yolu tartışma ortamları açmak, başörtüsü takmayanları ötekileştirmek ya da manevi bir baskı ortamı oluşturmak değil, alabildiğine özgürce bir ortamı savunmak olmalıdır. Unutmamak gerekir ki, dünya üzerindeki kadınların tek sorunu başörtüsü değildir. Kıyafete gelinceye kadar halledilmesi gereken o kadar çok sorunu var ki kadınların:

Dünyada her 3 kadından biri hayatının bir döneminde şiddete maruz kalıyor, 90 saniyede bir bir kadın tecavüze uğruyor, eşleri tarafından öldürülen milyonlarca kadın var, Arap dünyasında 2 kadından biri okuma bilmiyor, İran gibi ülkelerde kadına boşanma hakkı verilmiyor, dünya üzerindeki mültecilerin yüzde 80’ini kadınlar oluşturuyor[1] ve daha bunun gibi yüzlerce sorunu var kadınların. Müslüman ülkelere baktığımızda ise bu sorunların çok daha köklü olduğunu görüyoruz.

O halde yapılması gereken kadının tek sorununun başörtü takmak olduğu gibi yanlış bir yaklaşımı terk edip, bir an önce kadına hak ettiği değeri verecek bir zihin değişikliği için gayret etmek olmalıdır. Özellikle de İslam dünyasında kadını hala ikinci sınıf insan, hatta haşa hayvanla eş tutan bir anlayış hakimken tüm Müslümanların kendilerini başörtüsü tartışması içinde bulmaları gerçeklere gözleri kapamaktan başka bir şey değildir. Önce tüm insanlığa “kadına saygı, sevgi ve şefkat duymayı” öğretelim, Kuran’da da bahsedildiği gibi “kadınlara bir çiçek gibi davranmanın aciliyetini” anlatalım. İslami kaynaklarda yer alan hurafeleri delil göstererek kadını aşağılayan zihniyeti hep birlikte ortadan kaldıralım. Kuran’da kadın ve erkeğin her açıdan eşit olduğunun anlatıldığını tüm dünyaya gösterelim. Peygamberimiz (sav) döneminde kadınlarla erkeklerin sosyal hayatta her anlamda birlikte hareket ettikleri gerçeğinin gizlenmesine izin vermeyelim. Kadına yönelik bir zulüm sistemine dönüşen bu çarpık zihniyeti İslam ruhuyla ve el birliğiyle değiştirirsek, başörtüsü gibi tartışmalar da hiç şüphesiz kendiliğinden ortadan kalkacaktır.


[1] http://tr.wikipedia.org/wiki/Kadın_hakları

Sayın Adnan Oktar’ın The Malaysian Insider’da yayınlanan makalesi

http://www.themalaysianinsider.com/sideviews/article/the-headscarf-is-not-the-issue-freedom-is-harun-yahya

Barışın önündeki engel: Bağnazlık – Harun Yahya (Adnan Oktar)

adnan oktar yobaz yobazlar bagnaz bagnazlar

 

Sokakta kime sorarsanız size dünya çapında barışı sağlama ihtimalinin çok düşük olduğunu söyleyecektir. Nereye baksak çatışmalar, iç savaşlar ve ciddi gerilimlerin olduğunu görüyoruz…

Aslında barış ve sükuneti tesis etmek Allah’ın dilemesiyle çok kolaydır.

Barışı tesis etmek için öncelikle yapmamız gereken dünyada yaşanan savaş ve çatışmaların arkasındaki gerçek nedenleri ortaya koymaktır.

İster kabul edelim ister etmeyelim, Ortadoğu görülmemiş bir aciliyetle yardım bekliyor. Bu ister İsrail, Irak ya da Pakistan’da dehşet saçan intihar bombacıları, ister Irak’taki mezhep çatışmaları, ister Afganistan’da bir türlü bitmeyen iç savaş ya da Suriye’deki kanlı iç savaş olsun, bölgede giderek şiddetlenen politik ve dini krizi görmezden gelmek mümkün değil.

Bu durum sadece bölgeyi değil tüm dünyayı etkiliyor. Müslüman ülkelerde görülen bu karmaşanın ana nedenlerinden birisi radikalizm ya da diğer adıyla bağnazlık…

Ancak bağnazlığın gerçek İslam’la karıştırılmaması çok önemlidir. Dindar bir çevreden gelip, Müslüman olduğunu iddia ederek din adına savaş başlatan, kan ve ölümleri teşvik eden kişiler yüzünden Müslüman olmayan bazı kişiler gerçek İslam’ı bağnazlıkla karıştırabilmektedir. Aslında bu kan dökücü sistemin gerçek İslam ile hiçbir ilgisi yoktur ve İslam’ın özüne  tamamen aykırı olan çok yanlış bir ideolojidir.

Bağnazlar, Kuran’da yeri olmayan yasaklarla insanların özgürlüklerini kısıtlamak isterler. Onlara göre gülmek, müzik dinlemek, masada yemek yemek, çatal ve bıçak kullanmak günahtır. Namaz kılmayanların öldürülmeleri, zekat vermeyenlerin dövülmeleri ve oruç tutmayanların da hapse atılmaları gerektiğini savunurlar. Hatta İslam’dan çıkıp başka bir dini benimseyen kişilerin ölümle cezalandırıldığı bazı Müslüman ülkeler bugün halen mevcuttur.

Bağnazlığın savunduğu din sapkın bir vahşet dinidir.  Böyle bir ortamda kimse düşüncelerini serbestçe açıklayamaz. Herkesin kendi fikirlerini benimsemelerini beklerler; aksi takdirde cezalandırılırlar. Oysa ki Allah Kuran’da bizlere  “dinde zorlama olmadığını” açıkça bildirmiştir. (Bakara Suresi, 256).

İslam dini; düşünce, ibadet ve fikir özgürlüğünü savunan, herkesin hakkını koruyan daha da önemlisi herkes için gerçek özgürlüğü tesis eden bir dindir. Müslümanların idaresindeki bir toplumda sadece Müslümanların değil (ya da sadece İslami bir mezhebin değil), Hristiyanların, Musevilerin, Budistlerin ve ateistlerin de dahil herkesin barış, adalet ve sevgi içinde yaşayabileceği bir sistem esas alınmıştır.

İstemediğimiz bir sıklıkla haberlerini duymaya devam ettiğimiz intihar saldırıları ve bombalamaların arkasındaki temel nedenlerden birisi Kitap Ehli’ni düşman olarak gören bağnaz düşünce yapısıdır; oysa ki Kuran’da Kitap Ehli olarak belirtilen Hristiyan ve Musevilere karşı hiçbir şekilde nefrete yer yoktur. Bunun tam aksine Müslümanlara, kitap ehline karşı sevgi ve şefkat göstermeleri, onları koruyup kollamaları öğütlenir. Allah, Müslümanların Hristiyan ve Musevilerin hazırladıkları yemeklerden yiyebileceğini ve onlardan hanımlarla evlenebileceğini Kuran’da açıkça belirtmiştir.  (Maide Suresi,5)

Bir önceki makalemde belirttiğim gibi, Malezya mahkeme kararının  Müslüman olmayanların ‘Allah’ ismini kullanmalarını yasaklaması bağnaz sistemi vurgulaması açısından önemlidir. Söz konusu kararın bir mantığı olmadığı gibi dinen de kabul edilebilirliği yoktur. Alınan bu karar İslam’a tamamen aykırıdır,  dolayısıyla kararın hemen iptal edilmesi gereklidir.

Gerçek İslam ve bağnazlık arasındaki diğer bir önemli fark ise bağnazların sanat ve güzelliği bir günah gibi görmeleri; Kuran’da ise sanat ve güzelliğin çok sıkça övülmesidir. Kuran’da Müslümanların bir araya geldiklerinde en güzel kıyafetlerini ve takılarını takınmaları emredilir. Cennet ise sanat, güzellik ve ihtişamın en yüksek noktasıdır. Dolayısıyla Kuran’da tarif edilen ve Allah’ın cennette olacağını haber verdiği kalite ve güzelliğin İslam dünyasında hakim olması gerekir.

Bağnazların Kuran’a tamamen zıt bir mantıkla kadınları yarı insan olarak gördükleri de bir gerçektir. Oysa bir toplumun kalitesi ve modernliği, o toplumda kadına verilen değerle doğru orantılıdır.

Kadın ve erkek Kuran’da her açıdan eşittir. Kadınlar ve erkekler, Peygamberimiz (sav) zamanında hayatın her alanında birlikteydiler. Peygamberimiz Hz. Muhammed (sav)’in eşi Hz. Hatice (ra)’ nin bölgenin önde gelen, ticaretle uğraşan kişilerden biri olması,  kadınların sosyal hayatta çok aktif olabileceğinin açık bir delilidir. Bu dönemde kadın ve erkek sahabeler, İslam diniyle yeni tanışanlara İslam’ı tebliğ etme ve sosyal barışı sağlama konusunda eşit haklara sahiptiler.

İnsanlar Kuran’daki sevgi anlayışını benimsediklerinde Allah’ın izniyle İsrail-Filistin anlaşmazlığı gibi konular da kalmayacaktır. Üç semavi dinin mensupları, aynı geçmişte olduğu gibi şimdi de Kudüs’te barış, sevgi, birlik ve kardeşlik içinde yaşayabileceklerdir.

Şu konu son derece önemlidir:  Radikal gruplara silah, darbe veya askeri güç ile karşılık vermek yalnız bu grupları daha fazla güçlendirir. Eğer insanlar bunun yerine İslam ve Kuran hakkında doğru bilgilerle donatılsalar, bu terör gruplarına verilen destek sona erer, bağnazların yanlış düşünceleri ortadan kalkar ve can damarları fikren kesilmiş olur.

Özellikle Batı dünyasındaki Müslüman olmayan kişilerin Müslümanlar tarafından bağnazlığa karşı verilen fikri mücadeleye destek olması gerekir. Bağnazlıkla mücadele eden Müslüman kurumların desteklenmesi ve etkilerinin daha güçlü şekilde ortaya koyulması gerekir.

Müslümanlar bağnazlığı ortadan kaldırarak gerçek Kuran ahlakına göre yaşamaya başladıklarında dünyadaki tüm insanlar mutluluk, barış ve huzura Allah’ın izniyle en kısa sürede kavuşacaklardır.

Makalenin orjinalini aşağıdaki linkten okuyabilirsiniz:

http://www.thejakartapost.com/news/2013/11/08/bigotry-stands-way-peace.html

Ücretsiz kitap: Münafıklıkla Mücadelenin Önemi
http://harunyahya.org/tr/Kitaplar/37794/Munafiklikla-Mucadelenin-Onemi

adnan oktar munafiklikla mucadelenin onmei bagnaz yobaz

Şeytanın Müslümanın Üstündeki Oyunları – Adnan Oktar

adnan oktar harun yahya makale

 

Kıyamete kadar, bu izin doğrultusunda olabildiği kadar çok insanı cehennem ateşine sürükleyecek, bunu başarmak için her türlü yolu deneyecektir. Bu amaçla şeytan, insanları her an gözler (Araf Suresi, 27), insana zarar verecek planlar ve oyunlar hazırlar. Bu planlar ve oyunlarına bazen gaflete düşen müminleri de katar. İşte şeytanın müminleri hataya sürüklediği bazı durumlar şunlardır.

seytan1

Müminlerin Arasını Bozmaya Çalışır

Kuran’da müminlerin birlik içinde, birbirlerine destek ve yardımcı olmaları, birbirlerini gözleyip kollamaları emredilir. İman edenlerin aralarındaki bağın nasıl olması gerektiği şu ayetle bildirilmiştir:

Şüphesiz Allah, Kendi yolunda, sanki birbirlerine kenetlenmiş bir bina gibi saf bağlayarak çarpışanları sever. (Saf Suresi, 4)

İşte şeytan bu önemli hükmü göz ardı ettirmeye ve müminlerin aralarındaki birliği yıpratmaya çalışır. Bu amaç doğrultusunda en büyük çabayı müminler arasındaki konuşmaları olumsuz yönde etkilemek için harcar. Kötü söz söyleme, imalı konuşma, laf dokundurma gibi cahiliye insanlarına ait çirkinlikleri yapmaya teşvik ederek müminlerin aralarını açmaya çalışır. İman eden bir kimse, şeytana karşı boş bulunduğu her an böyle bir tehlikeyle karşı karşıya kalabilir. Bu yüzden Kuran’da, müminler bu tehlikeye karşı uyarılır, birbirlerine karşı güzel söz söylemeleri emredilir ayrıca şeytanın müminlerin düşmanı olduğu şöyle hatırlatılır:

Kullarıma, sözün en güzel olanını söylemelerini söyle. Çünkü şeytan aralarını açıp bozmaktadır. Şüphesiz şeytan insanın açıkça bir düşmanıdır. (İsra Suresi, 53)

Gerçekten şeytan, içki ve kumarla aranıza düşmanlık ve kin düşürmek, sizi, Allah’ı anmaktan ve namazdan alıkoymak ister. Artık vazgeçtiniz değil mi?  (Maide Suresi, 91)

 www.harunyahya.org

Allah’ın Adını Kullanarak Saptırması

Şeytanın en sinsi ve aldatıcı hilelerinden biri de Allah’ın ismini kullanarak yaklaşmasıdır. Bu yöntemle, gaflet anındaki müminlere Allah’ın razı olmadığı hareketlerin din ve Allah adına yapıldığını telkin eder. Söz konusu hareketleri hizmet ve ibadet kisvesi altında yaptırır. Bu oyuna gelen bir insan, İslam’ın kendisine Allah yolunda mücadele etmesi için sağladığı imkanları, tamamen kendi nefsini tatmin için kullanmaya başlar.

Örneğin böyle bir kişi, din ahlakını anlatmak amacıyla inkârcıların yoğun olarak bulunduğu, aldatıcı dünya süsleriyle dolu bir ortama girdiğinde, sadece kendi nefsi doğrultusunda hareket eder. Başlangıçta meşru olan nimetlerden zevk almasında hiçbir sakınca yokken bir süre sonra durum değişir. İslam’ın hayrı için başlayan bir hareket amacından sapar, nimetler amaç haline gelir. Belki görünüşte Allah’ın sınırları içinde hareket ediliyordur, ama kalpte Allah’ın rızası değil, nefsin doyurulması hırsı vardır. Yaptığı hareketten hiçbir fayda alamayacağı gibi imanı gittikçe zedelenmeye başlayabilir. (Doğrusunu Allah bilir). Şeytan söz konusu kişiye Allah’ın adıyla yaklaşmış ve bir kez daha dünya hayatının aldatıcı süsünü kullanarak ahireti terk ettirmiştir. Kuran’da şöyle buyrulur:

Ey insanlar, hiç şüphesiz Allah’ın va’di haktır; öyleyse dünya hayatı sizi aldatmasın ve aldatıcı(lar) da, sizi Allah ile (Allah’ın adını kullanarak) aldatmasın. Gerçek şu ki, şeytan sizin düşmanınızdır, öyleyse siz de onu düşman edinin. O, kendi grubunu, ancak çılgınca yanan ateşin halkından olmaya çağırır. (Fatır Suresi, 5-6)

Küçük hesapların ve geçici dünya hayatının peşine düşerek imanları zayıflayan, üstelik çıkarlarını korumak için Allah rızasını siper edinen bu insanlar, Kuran’a göre münafık konumuna girerler:

(Münafıklar) Onlara seslenirler: “Biz sizlerle birlikte değil miydik?” Derler ki: “Evet, ancak siz kendinizi fitneye düşürdünüz, (Müslümanları acıların ve yıkımların sarmasını) gözetip-beklediniz, (Allah’a ve İslam’a karşı) kuşkulara kapıldınız. Sizleri kuruntular yanıltıp-aldattı. Sonunda Allah’ın emri (olan ölüm) geliverdi; ve o aldatıcı da sizi Allah ile (Allah’ın adını kullanarak, hatta masumca sizden görünerek) aldatmış oldu.” (Hadid Suresi, 14)

Şeytanın insanı Allah’ın adıyla aldatmasının bir başka yolu da, Allah’ın affediciliğini öne sürerek insanı günah işlemeye teşvik etmesidir. Allah elbette ki sonsuz merhamet sahibidir ve tevbe edip Kendisi’nden bağışlanma dileyen her kulunun günahlarını affedebilir. Ama bir insan, “nasıl olsa Allah affeder” diyerek bile bile günah işlemeye başlarsa, çok tehlikeli bir yola girmiş olur. Bu davranışı nedeniyle zamanla kalbi katılaşabilir, duyarsızlaşıp, Allah korkusunu, haşa tümüyle yitirebilir. Kuran’da, “yakında bağışlanacağız” diyerek bile bile günah işleyen insanlardan (Araf Suresi, 169) söz edilirken, şeytanın insanı Allah adıyla aldatışının bir örneği haber verilir.

 www.harunyahya.org

Allah müminlere, şeytanın oyununa düşmemeleri için Kuran’a sımsıkı sarılmalarını emreder. Çünkü Kuran hayatının her anında mümine yol gösterici olacak bir kılavuzdur. Dahası müminler ayetleri yalnızca düzenli olarak okumakla değil, hayat boyu akılda tutmakla, üzerlerinde düşünmekle ve her olayda Kuran’la hükmetmekle yükümlüdürler:

Evlerinizde okunmakta olan Allah’ın ayetlerini ve hikmeti hatırlayın. Şüphesiz Allah, latiftir, haberdar olandır. (Ahzab Suresi, 34)

Seytan2

Müminin Zamanla Yıpranmasını İster

Şeytan zamanın mümini yıpratmasını ister, müminin açık vermesini sabırla bekler. İmanı zayıf bir kişinin maneviyatından zaman içinde kopardığı küçük tavizler, bir süre sonra kalbinin üzerinin kabuk bağlamasına ve aklının örtülerek şeytanın daha büyük telkin ve vesveselerine kapılabilmesine sebep olur. Bir Kuran ayetinde, zaman içinde kazandıkları yüzünden, şeytan tarafından ayakları kaydırılmak istenen bir grup müminin haberi şöyle verilmiştir:

İki topluluğun karşı karşıya geldikleri gün, sizden geri dönenleri, kazandıkları bazı şeyler dolayısıyla şeytan onların ayağını kaydırmak istemişti…  (Al-i İmran Suresi, 155)

Ayetlerden Uzaklaştırmaya Çalışır

Allah’ın hak kitabı olan Kuran’a tabi olmak büyük bir sorumluluktur. Böylesine önemli bir sorumluluğu ihmal etmenin cezası da aynı derecede şiddetli olur. İnsanın böyle bir cezaya çarptırılması ise bilindiği gibi şeytanın en büyük amacıdır.

Şeytanın etkisiyle Kuran’dan uzaklaşan bir kimse, gerçekte Allah’tan uzaklaşmış olur. Çünkü Kuran, Allah’ın sözüdür ve hem müminlerin hidayete ermelerini sağlayan, hem de onlara ömür boyu yol gösterici olan bir ‘nur’dur.

Seytan3(1)

Kuran’dan uzaklaşmak, Kuran’a tabi olmuş müminleri tehdit eden bir tehlikedir. Çünkü müşrikler ve kafirler zaten Kuran’dan tamamen gaflet içindedirler. Ayetlere karşı perdelenmiş oldukları için, Kuran’dan daha fazla uzaklaşmalarına imkân yoktur. Fakat ayetler vesilesiyle iman eden ve ayetlerde bildirildiği şekilde yaşayan müminler, Kuran’dan uzaklaşırlarsa, çok büyük bir tehlikeyle, şeytanla yüz yüze kalırlar. Dahası bunun farkına varmadan, kendilerini hala doğru yolda zannederek, şeytan tarafından kontrol altına alınırlar. Kuran’da bu durum, şeytanın insanın üzerine kabuk gibi bağlanması olarak ifade edilmiştir:

Kim Rahman (olan Allah)ın zikrini görmezlikten gelirse, Biz bir şeytana onun “üzerini kabukla bağlattırırız”; artık bu, onun bir yakın dostudur.Gerçekten bunlar (bu şeytanlar), onları yoldan alıkoyarlar; onlar ise, kendilerinin gerçekten hidayette olduklarını sanırlar. (Zuhruf  Suresi, 36-37)

Böyle bir gaflete de ancak, ahireti terk edip dünyevi çıkarlara yönelen, nefsinin istekleri doğrultusunda hareket eden biri dalabilir. Allah’ı değil, nefsini tatmin etmeye yönelip şeytanın peşine takılan bu kimse, insandan çok hayvana benzer. Çünkü hayvanın da, insanın da temel fiziksel ihtiyaçları ortaktır. İnsanı üstün yapan kendisini yaratan Allah’a bilinçli bir biçimde kulluk etmesidir. İşte bu nedenle Kuran’da nefsinin hevasına uyan ve bir zamanlar tabi olduğu ayetlerden uzaklaşan kimseler için şöyle bir benzetme yapılmaktadır:

Onlara kendisine ayetlerimizi verdiğimiz kişinin haberini anlat. O, bundan sıyrılıp-uzaklaşmış, şeytan onu peşine takmıştı. O da sonunda azgınlardan olmuştu. Eğer Biz dileseydik, onu bununla yükseltirdik. Ama o yere meyletti (veya yere saplandı), hevasına uydu. Onun durumu, üstüne varsan dilini sarkıtıp soluyan, kendi başına bıraksan dilini sarkıtıp soluyan köpeğin durumu gibidir. İşte ayetlerimizi yalanlayan topluluğun durumu böyledir. Artık gerçek haberi onlara aktar. Ki düşünler. (Araf Suresi, 175-176)

Bir mümin yıllar boyunca, birçok defa Kuran’ı okumuş olabilir. Ama bu onu şeytanın oyunlarından müstağni kılmaz. Şeytan birçok oyunla karşısına çıkar. Müminin Kuran’ı inkar etmeyeceğini bildiğinden, çeşitli hilelerle, müminleri günlük hayatlarında Kuran’da emredilen yaşam tarzından uzaklaştırmaya çalışır.

Örneğin Kuran’da, yaşanan ve yaşanacak her anı Allah’ın bir kader çerçevesinde önceden yarattığı bildirilmiştir. Bu bilgiye rağmen başına gelen olaylar karşısında sıkıntılı, tevekkülsüz bir ruh hali sergilemek, Allah’ın ayetlerini gözardı ederek hareket etmek anlamına gelir. Uzun süre bu ruh halinde kalan bir kimsenin kalbi, Kuran’ın berraklığını yitirir ve giderek kararmaya başlar. Sonunda bu kimse Kuran’dan etkilenmeyen, duyarsız bir insan haline gelebilir. Kuran’da emredildiği gibi bir hayat sürme gayretindeki herkes bu tehlikeyle karşı karşıyadır. Her kim olursa olsun, kendisine kitap verildikten sonra bu yükümlülüğü hakkıyla yerine getiremezse, kalbi katılaşabilir. Kuran’da, daha önce kendilerine kitap verilen, ancak bu sorumluluğu taşıyamayan kimselerin durumu şöyle hatırlatılmaktadır:

İman edenlerin, Allah’ın ve haktan inmiş olanın zikri için kalplerinin “saygı ve korku ile yumuşaması” zamanı gelmedi mi? Onlar, bundan önce kendilerine kitap verilmiş, sonra üzerlerinden uzun bir süre geçmiş, böylece kalpleri de katılaşmış bulunanlar gibi olmasınlar. Onlardan çoğu fasık olanlardı. (Hadid Suresi, 16)

 www.harunyahya.org

Şeytan insanın dosdoğru yolunun üzerine oturarak (Araf Suresi, 16) ona çeşitli tuzaklar hazırlar. Ancak Allah’tan gerektiği gibi korkup sakınan müminler şeytanın bu oyununa gelmezler. Çünkü Allah Kendisi’nden korkup sakınana, onu doğru yola ulaştıracak, doğruyu yanlıştan ayırmasını sağlayacak bir anlayış verir:

Ey iman edenler, Allah’tan korkup-sakınırsanız, size doğruyu yanlıştan ayıran bir nur ve anlayış (furkan) verir, kötülüklerinizi örter ve sizi bağışlar. Allah büyük fazl sahibidir. (Enfal Suresi, 29)