Adnan Oktar: İngiliz derin devletinin 135 yıllık Türkiye’yi “böl parçala yönet” politikası ve PKK

adnan oktar abdullah ocalan pkk ingiltere buyuk ortadogu projesi a9 tv adnan hoca

Adnan Oktar: İngiliz derin devletinin 135 yıllık Türkiye’yi “böl parçala yönet” politikası ve PKK

Türkiye bir yandan, güneydoğusunda Cumhuriyet tarihinin en büyük bölücü kalkışmasını yaşarken, bir yandan da güney komşuları Irak ve Suriye’deki iç savaşlardan yoğun bir şekilde etkilenmeye devam ediyor.

Uluslararası toplum tarafından bu çatışma ve savaşlar önleneceği yerde, karanlık ellerin desteğiyle iyice büyütülüyor. 100 yıl önce Türkiye’yi Sevr’le bölemeyen derin dünya devleti de bölgedeki karışıklıkları körüklüyor. Sonuç olarak, “Böl parçala yönet” politikası ile ülkemizi parçalamayı hedefleyen eski plan, bir türlü gündemden düşürülmüyor.

Bu sinsi plan, Büyük Ortadoğu Projesi kapsamında da desteklenmeye devam ediliyor. Yarbay Ralph Peter’ın “kanla çizileceğini belirttiği yeni Ortadoğu sınırları”na ulaşabilme hayali için de bölgedeki birçok unsurdan faydalanılıyor.[i] Bu karanlık amaç uğrunda, Suriye’deki komünist Baas rejimi, mezhep çatışması arzusuyla yaşayan Irak’taki bağnaz yapılar uluslararası çevrelerin bölgeyi kan gölüne çevirmesi için kullanılıyor. Bunların yanında, derin tüm güçlerle kirli işbirlikleri yapan, olası bir Armagedon’da Türkiye/Müslümanlar aleyhinde savaşacağını ilan eden ve cinayet işlemede sınır tanımayan PKK da en kullanışlı taşeron terör örgütü olarak karşımıza çıkıyor. [ii]

PKK, Anadolu’daki bin yıllık İslam kardeşliğine, milli ve manevi değerlere saldırıyor, nefret söylemleri geliştiriyor, terör uyguluyor.

“Türkler insanlığın insan olmayan numuneleridir. Medeniyetimizin bekası için onları Asya steplerine geri sürmeli veya Anadolu’da yok etmeliyiz. Türklerin yaptıkları kötülükler yalnız bir surette ortadan kaldırılabilir: Kendileri yok olmakla…” [iii] Bu nefret söylemleri ve hezeyanlar ise PKK’lılara ait değil. Bu sözler, 1880-1885 yılları arasında İngiltere’de başbakanlık yapan William Gladstone’a ait.

PKK liderlerinden Duran Kalkan ise İngiliz derin devletinin 135 yıllık bu politikasını günümüzde dillendiren isim olarak karşımıza çıkıyor. Kalkan,“Erdoğan ve AKP iktidarı açık şekilde ‘bin sefer baş kaldırsanız bin sefer ezeceğiz’ diyor. Sen bin sefer ezmeye çalışırsan, bu halk da seni bin yıl önce geldiğin yere kovalayana kadar direnecektir”[iv] sözleriyle PKK’nın amacını ve kimlerin taşeronu olduğunu bir kez daha dile getiriyor.

PKK, onlarca devletten silah yardımı ve lojistik destek alıyor. Yurtdışındaki mafya faaliyetleri görmezden geliniyor. Terör örgütünün yurtiçindeki politikası ise devleti, bölge insanını ve kamuoyunu aldatma üzerine kurulu.

Çözüm Süreci’yle PKK Alan Hakimiyeti Kazandı

Geçmişte olduğu gibi son süreç ve ateşkes de PKK tarafından hükümeti aldatmada kullanıldı. Çözüm süreciyle güçlenen ve tarihinde ilk defa bu kadar büyük çapta bir alan hakimiyeti elde eden Stalinist terör örgütü PKK, doğunun her noktasına silah yığmayı başardı. Şimdi de, elde ettiği bu güçle birlikte özerklikler ilan ederek bölünme hedefinde sona yaklaştığına inanıyor. Bölgede  topyekun ayaklanma planları devreye sokulurken tek hedef özerk/federatif bir yapıya bürünebilme, ardından da BM, NATO gibi uluslararası kuruluşların desteğiyle Türkiye’den hukuki olarak da kopabilme hedefleniyor.

Bu şartlar altında Devletimiz’in acilen hayati birçok tedbiri derhal devreye sokması gerekiyor. Bunları başlıklar altında toplarsak;

  1. Fiziki yapısı gereği özyönetim ilanına uygun mahalle ve bölgelerin kentsel dönüşüm kapsamında komple yıkılarak yeni ve modern yerler haline getirilmesi
  2. Göç etmek zorunda kalan bölge halkına acil yardımların yapılması
  3. PKK ile fiili mücadelede devletin tüm imkanlarının seferber edilmesi
  4. PKK’yla mücadele için yapılması gereken kanun değişiklikleri
  5. Yeni sürecin, PKK’nın kökünün kazınarak milli birlik/kardeşliğin pekiştirilmesinin sağlanma ve Güneydoğu halkının güzel yaşam koşullarına ulaştırılması süreci haline getirilmesi
  6. Kültürel seferberlik ilan edilerek PKK’nın ideolojisinin fikren kazınması ve böylece PKK’nın taban desteğinin ortadan kaldırılması
  7. Devletin uzun vadeli bir kalite politikasını hayata geçirmesi

A. Fiziki yapısı gereği özyönetim ilanına uygun mahalle ve bölgelerin kentsel dönüşüm kapsamında komple yıkılarak yeni ve modern yerler haline getirilmesi

  1. Hendek kazılan ve/veya kazılmaya müsait olan mahalleler dümdüz edilip yerlerine yeni, modern şehirler inşa edilmeli. Sadece tarihi eserler korunarak bütün eski mahalleler dozerlerle dümdüz hale getirilmeli. Bahçeli ve siteler şeklinde yeni mahalleler inşa edilmesi, PKK’nın bu yeni yerleşim birimlerine girmesine de mani olacaktır.
  2. Önce ilgili bölgelerden kardeşlerimiz güvenli bir şekilde çıkarılmalı, sonra da PKK’nın yuvalandığı yerler dümdüz arazi haline getirilmeli.
  3. PKK, şehir terörünü sürdürebilmek için birbiri arasında geçişler sağlayabileceği derme çatma, döküntü evlere, izbe ve dar sokaklara ihtiyaç duyuyor. Bu durum ortadan kaldırıldığında PKK da mevzilerinin tamamını kaybedecektir.
  4. Bu evler kişilere değil devlete ait olmalı. Böylece suiistimallerin önüne geçilebilir. TOKİ’nin yapacağı evler 50-100 yıllığına bölge halkına hibe edilmeli.
  5. Gerekirse başka bölgelerdeki imar faaliyetleri durdurup tüm ağırlık Güneydoğu’ya verilerek çok iyi yatırımlar yapılmalı.
  6. Bu, bir terör dönüşüm projesi mantığında olmalı. Sadece ev yıkıp ev yapmak değil, bu alanların yaşam bölgesi haline gelmesi hedeflenmeli. Zamanında İstanbul’da, Tarlabaşı, Sulukule, Haliç gibi yerlerde deprem dönüşümü projesi olarak yapıldığı gibi, Güneydoğu’da da aynı şekilde şehir yenileme mantığıyla yapılmalı. Van, Yalova gibi deprem konutları projelerindeki gibi, tüm detayları ile yaşam alanları oluşturulmalı. (Yeni yerleşim birimleri yapılmadığı taktirde, PKK’nın derme çatma kamp alanlarına veya sığınma yerlerine de sızabileceği hesaba katılmalı. Nitekim geçmişte Saddam zulmünden kaçanların kaldığı kamplar daha sonradan PKK’nın kontrolüne geçmişti.)

B. Göç etmek zorunda kalan bölge halkına acil yardımların yapılması

  1. Bölgeyi terk eden kardeşlerimize maddi yardımda bulunulmalı. Bunun için yurtiçi ve yurtdışı yardım kampanyaları düzenlenmeli.
  2. Acilen yiyecek yardımları yapılmalı. STK’lar ve yardım kuruluşları acilen bu işe kanalize edilmeli.
  3. Kızılay ve yine özel yardım kuruluşları da devreye sokularak tıbbi malzeme yardımları (ağrı kesici, vitamin takviyesi, mevcut hastaların ilaçlarının temini) yapılmalı.
  4. Göç edenler için ücretsiz sağlık taramaları yapılmalı.
  5. Göç etmek zorunda kalanların ticari kaygıları devlet tarafından en uygun şekilde minimize edilmeli. Bankalara olan borçların tamamı çok uzun vadeli ertelenmeli, gerekirse yeni iş imkanları ve/veya yeni krediler sağlanmalı.
  6. Kışlık kıyafet yardımları yapılmalı. Bunun için halkımız yardım kampanyalarına yönlendirilmeli.
  7. Göç edenlere ulaşım imkanları ve konaklayacak yerler ayarlanmalı.
  8. TOKİ’nin yapacağı yeni yerleşim merkezleri yapılana kadar ilgili bakanlıklar tarafından hali hazırdaki evlere geçici olarak yerleştirme işlemleri yapılmalı.
  9. OHAL ve sokağa çıkma yasağı ilan edilen bölgelerin, aynı zamanda da“afet bölgesi” ilan edilmesi.
  10. Göç yaşanan bölgelerdeki evcil hayvanlara ve ekili dikili alanlara kadar bakım ve yardım faaliyetleri koordine edilmeli.
  11. Evlerini terk edenler tüm eşyalarını alamayacakları için başta beyaz eşya olmak üzere ev eşyası yardımı da yapılmalı.
  12. Böyle bir dönemde Kürt kardeşlerimiz her zaman olduğundan daha çok sevgiyle kucaklanmalı.

C. PKK ile fiili mücadelede devletin tüm imkanlarının seferber edilmesi

PKK ile çatışmaların günümüze kadar devam etmesinin üç önemli sebebi vardır:

Birincisi; komünist fikri temelde yapılmak istenen ayaklanmanın önemsiz, basit ve kolay yenilir olarak görülmesi.

İkincisi; yaklaşık 40 yıldır, sadece günlük çözümler üretilmesi. Böylece aktif çözüm ve çok güçlü politikalar üreten değil, pasif ve savunmada kalan politikalarla terör örgütüne karşı çıkılmaya çalışılması.

Üçüncüsü; ülkemizdeki komünist derin devlet yapılanmasının bölgenin PKK’ya teslim edilmesi için büyük çaba sarf etmesi.

PKK’ya karşı yapılması gereken, devletin bütün imkanlarıyla, içte ve dışta Türkiye’nin bölünmesini uman düşmanları dehşete kaptırıp yıldıracak şekilde en güçlü şekilde bölgeyi kurtarma operasyonunun yapılmasıdır. Burada hedef, kan dökmek değil, tam aksine sadece tam bir gövde gösterisiyle devletin yenilmez gücünün herkese çok net bir şekilde gösterilmesidir. En önemlisi de, devletin bölgedeki psikolojik üstünlüğü ele almasıdır. Kamu düzenini sağlamada kararlı olunduğunun ve bu politikadan asla geri dönülmeyeceğinin bölge halkına hissettirilmesi çok önemlidir. Devletin, tüm birimleri ile topyekün bir mücadelede içinde olması, PKK’yı da moral bakımından çökertecektir.

PKK ile mücadele eden birimler, teknolojik üstünlük sağlayacak en güçlü silah ve teçhizatla donatılmalıdır. Beylik silahlar PKK’ya dehşet verecek üstünlükte olmalıdır. Ayrıca ajan yerleştirme ve istihbarat faaliyetleri güçlendirilmeli ve teşvik edilmelidir. Bu amaçla;

  1. Bölünme tehlikesine ve teröre karşı esaslı bir seferberlik yapılmalı. Hem PKK’yı, hem de derin dünya devletini caydıracak ve kararlılığımızı en üst seviyede gösterecek en önemli hamle “askeri seferberlik”ilan edilmesidir. Asker sayısını iki veya üç katına çıkaracak bu hamle müthiş caydırıcı ve yıldırıcı olacaktır. 3-4 milyon rakamlarına ulaşacak bir asker sayısı demek, dünyanın en büyük ordusu demektir. Bu da, çok güçlü ve heybetli bir ordu oluşturmak demektir. Bu, psikolojik üstünlüğü Türkiye tarafına geçirecektir. Bu yapılmadığı taktirde ise,“mücadeleye girmekten çekinen” bir ülke algısı oluşacak ve bu da Ortadoğu gibi bölgede olan Ülkemiz için hiç de iyi bir izlenim oluşturmayacaktır. Devletimizin ve milletimizin binlerce yıldır ortaya koymaktan çekinmediği adil kabadayılık ve cesaret, seferberlik ilanıyla herkese yeniden gösterilmeli/hatırlatılmalıdır.
  2. Güvenlik görevlisi ve asker sayısının arttırılmasıyla;
    1. Bölgede depolanmış patlayıcı ve mühimmatın tespiti için gerekli arama tarama faaliyetleri de çok hızlı bir şekilde yürütülecektir.
    2. İstihbarat raporlarında dikkat çekilen yüksek riskli yerlere yerleştirilecek asker sayısında bir kısıtlamaya gitmeye gerek duyulmayacaktır.
    3. PKK ve PKK’ya destek olan dış güçler de psikolojik olarak çökecektir.
  3. PKK’ya karşı, şok edecek bir abanma gerekmektedir. PKK’nın beklediği gibi cılız bir güç değil, caydırma amaçlı kahhar bir güç kullanılmalıdır. İlçelerin, mahallelerin, şehirlerin yoğun ve güçlü askeri güçlerle çevrilmesi PKK açısından caydırıcı olacaktır. Söz konusu terör olduğunda çekingenlik göstermek, ağırdan almak, tepkilerden çekinmek akıl alır bir tavır değildir. Fransa, Charlie Hebdo saldırısının ardından kaçan saldırganları 88 bin güvenlik görevlisini alarma geçirerek aramaya girişmiştir. Belçika da aynı Fransa gibi, tek bir IŞİD’li ihbarı üzerine askerlerini başkent Brüksel’e indirmiş, OHAL ilan etmiştir. Metrolar, marketler, spor müsabakaları, şehir içi ulaşım seferleri iptal edilmiştir. Amerika’da Boston saldırısından sonra 7,5 milyon nüfuslu bölgenin merkez kenti adeta hayalet şehir haline getirilmiştir. Kaldı ki, Batılı ülkelerin insanları gibi, bizim insanımız da çok değerlidir. Bu nedenle Ülkemiz’de de benzer bir politika izlenmeli ve bizim insanlarımızın da son derece değerli olduğu gösterilmelidir. Böyle bir görünüm, Türkiye’de illegal oluşumlar kurmak isteyen mafyavari yapıların da gücünü kıracaktır.
  4. Bir avuç teröristin kurduğu hendeklerin, yuvalandıkları hücre evlerinin, beslendikleri kampların, destek aldıkları yardım kaynaklarının, saklandıkları mağara ve inlerin tümünün yok edilmesi aylar değil, günler almalıdır. Bunun kısa bir süre alacağı, bölge insanına da mutlaka gösterilmeli, hissettirilmelidir.
  5. Allah, bir Kuran ayetinde “Onlara karşı gücünüzün yettiği kadar kuvvet ve besili atlar hazırlayın. Bununla, Allah’ın düşmanı ve sizin düşmanınızı ve bunların dışında sizin bilmeyip Allah’ın bildiği diğer (düşmanları) korkutup caydırasınız.” (Enfal Suresi, 60) şeklinde buyuruyor. PKK eğer karşısında “caydırıcı, kararlı, azimli, geri adım atmayacak ve kahredici bir caydırıcı güç” görürse moral olarak çökecektir.
  6. İsrail, Amerika ve Rusya’nın, şehir içi çatışmaları için ürettiği birçok yeni dozer, zırhlı araç ve mayın araçları mevcuttur. Bunlardan hızlıca temin ederek bölgeye sevk edilmesi gerekmektedir.
  7. Hendek gibi mevzileri yok eden, güçlü, seri, hızlı ve uzun menzilli atış yapan otomatik silahların alınıp kullanılması da, terör örgütü PKK’nın moralini ve planlarını altüst edecektir.
  8. Kürtlere “Hadi PKK’ya karşı çıkın” diye akıl vermek yerine, bölge insanına maddi, manevi, hukuki, anayasal destek verilmelidir. Asker, polis, korucu sayısı arttırılmalıdır. Korucularımızın, askerimizin polisimizin hayat şartları, silahları, kaldıkları yerler, konforları en iyi hale getirilmelidir. Böylece mücadele azimleri ve şevkleri arttırılmalıdır.
  9. Binlerce insansız hava aracıyla bölge kontrol altına alınmalıdır. Bölgenin 24 saat tüm detaylarıyla gözetlenmesi, PKK’nın her hareketinden haberdar olunması hayati bir önem arz etmektedir.
  10. Mobese sistemi güçlendirilmelidir. İzlenmeyen sokak ve cadde bırakılmayacak derecede sistemler kurulmalıdır.
  11. Güvenlik güçlerinin, silahlı PKK’lı teröristlere müdahalesi noktasındaki tüm kanuni pürüzler giderilmelidir.
  12. Türkiye’nin insan haklarını ihlal etmesi elbette düşünülemez. Ancak, Fransız hükümetinin, üç aylık olağanüstü hal boyunca İnsan Hakları Bildirgesi’nin kişilik özgürlükleri konusundaki bazı maddelerini askıya alacağını Avrupa Konseyi’ne bildirdiği bir ortamda, Türkiye’nin terörle mücadelede kendi kanunlarını gözden geçirmesi elbette en makul olan tutum olacaktır.
  13. PKK’ya/PYD’ye her fırsatta karşı duran Barzani ve KDP desteklenmelidir. Barzani en iyi şekilde koruyup kollanmalıdır. Kuzey Irak Kürt Yönetimi Türkiye’ye yakındır. Bu yakınlık, akılcı ve sevgi dolu yaklaşımlarla güçlendirilmelidir.
  14. PKK’ya karşı Ak Parti, MHP, BBP, CHP, SP, DP bir araya gelip basın karşısında ortak açıklamalar yapmalıdır. Bu partiler STK’ları da yanlarına alarak terörü ve PKK’yı lanetleyen açıklamalar yapmalıdırlar. Bu hem PKK’ya, hem de PKK’nın siyasi koluna karşı büyük bir darbe vuracaktır.
  15. Devlet-ordu-polis-korucu-millet el ele görüntüsü, PKK’nın ve derin dünya devletinin moralini sıfıra indirecektir.
  16. Kalekolların yapımı hızlandırılmalı, sayıları arttırılmalı ve aynı zamanda yöre halkına insani/sosyal hizmet veren “güler yüzlü” yapılar olarak kullanılmalıdır. (Sağlık ocağı, halk evi gibi)
  17. Tahir Elçi’nin öldürüldüğü olay yerinde bir türlü inceleme yapılamamaktadır. Bu da Güneydoğu illerinde, şehir ve ilçe merkezlerinde yeni karakolların yapımına büyük ihtiyaç olduğunu ortaya koymaktadır. Önemli her cadde ve sokakta, gizli veya resmi birçok güvenlik noktası, birçok karakol inşa edilmelidir.
  18. ABD’nin 11 Eylül’den sonra çıkarttığı kanunlar da incelenebilir. Amerikan devleti terörle mücadele konusunda yepyeni kanunlar, bakanlıklar, birimler ve tedbirler bütünü oluşturmuştur.

D. PKK’yla mücadele için yapılması gereken kanun değişiklikleri

PKK’yla mücadelede devletin ve milletin elini kanunen güçlendirmek çok önemlidir. Bunun için;

  1. PKK’nın çatı örgütü olarak kabul edilen bütün KCK üyeleri yeniden tutuklanmalıdır. KCK/PKK akademileri kapatılmalıdır.
  2. Tutuklanan PKK üyelerine hapishanelerde ilmi eğitim verilmelidir.
  3. PKK’ya destek verenlerin, en küçük bir örgüt propagandası yapanların, örgüt flaması taşıyanların, terör sorunu devam ettiği süre boyunca tutuklu kalmalarına imkan sağlayacak kanuni düzenlemeler yapılmalıdır.
  4. PKK sembollerinin, PKK paçavralarının, Öcalan posterlerinin taşınması ve kullanılması yasaklanmalıdır.
  5. PKK militanlarına karşı, halka kendini savunma hakkı verilmelidir. PKK’ya karşı kendini savunan halk, bu hakkından dolayı sorumlu tutulmamalıdır.
  6. Üniversitelerde yuvalanan PKK terör örgütü üyeleri tutuklanmalı ve cezaevlerine konulmalıdır.
  7. Yakalanan PKK’lılar gerektiği taktirde vatandaşlıktan çıkarılarak sınır dışı edilmeli ve yurda girişleri engellenmelidir.
  8. Sosyal medyada terör propagandası engellenmelidir. IŞİD’i öven bir internet sitesi olduğunda hemen kapanmasına rağmen, PKK propagandası yapan siteler hiçbir hukuki yaptırımla karşılaşmamaktadır.
  9. Terör propagandası ve terör örgütüne yardım kavramları kanunlarda yeniden tanımlanmalı ve çapı genişletilerek teröre lojistik destek veren her detay kanunla engellenmelidir.
  10. Hendek siyasetini, PKK eylemlerini ve özyönetim ilan edip devlete isyan etmeyi teşvik eden gösteri, yayın ve söylemler cezalandırılmalıdır.
  11. Tüm bu kanunların hedefi fikirler değil, terörizm olmalıdır.

E. Yeni sürecin, PKK’nın kökünün kazınarak milli birlik/kardeşliğin pekiştirilmesinin sağlanma ve Güneydoğu halkının güzel yaşam koşullarına ulaştırılması süreci haline getirilmesi

PKK ile savaşta 30 yıldır tüm mücadele yöntemleri denenmiştir. Kontrgerilla yöntemlerinden, Çözüm Süreci’ne kadar hiçbir yöntem başarılı olamamıştır.

3 aylık bir kazıma planı ile, 4 bir koldan mücadele edilmesi gerekmektedir.

PKK’nın Çözüm Süreci’yle birlikte tarihi bir güce, siyasi desteğe ve belediye imkanlarına, dolayısıyla devlet imkanlarına ulaştığı ortadadır. Dolayısıyla Çözüm Süreci’nin buzdolabında olduğu ve her an geri çıkarılabileceği yönündeki haberler, en başta PKK’yla mücadele eden güvenlik güçlerimizi huzursuz etmekte, milletimizi tedirgin etmekte ve bölge halkını da çok olumsuz düşüncelere sevk etmektedir. Çözüm Süreci’yle bütün bölgeye silah ve bomba yığan, belediyeler kanalıyla alan hakimiyetini büyüten ve mayınları asfalt yolların altına gömen PKK varken ,“sürece dönme, süreci buzdolabından çıkarma” gibi sözlerden kastın ne olduğu milletimize çok iyi anlatılabilmelidir. PKK’nın statü kazanıp bölünme için kanuni kazançlar sağlayacağı “özyönetim, ademi merkeziyetçilik, yerel özerkliklerin güçlenmesi” gibi politikalar çözüm değil, kesin olarak bölünmeye sebebiyet verecektir. “Sokakta kuduz köpekler varken, köpeklerin serbest dolaşmasının savunulması” veya “hayvanlarda salgın hastalıklar varken, hayvan haklarını öne sürerek belediyelerin yetkilerinin kısıtlanması” nasıl vahim sonuçlar doğuracaksa, PKK varken yerel yönetimlerin özerkleştirilmesi de aynı şekilde yıkım getirecektir.

“Amerikan derin devleti böyle istiyor, bastırıyor ve tehdit ediyor” diye Türkiye’nin üniter yapısından vazgeçmesi, bir bölgesini göz göre göre PKK’ya teslim edip bölünmeyi kabullenmesi olacak iş değildir. Bu, çok daha büyük felaketleri, yok oluşu, paramparça olmayı ve tüm dünyanın adeta cehenneme dönüşmesine neden olacaktır. Müslüman bir ülkenin Stalinist katillere özerklik vermesi demek, İslam dünyasının birlik olma umudunu da ortadan kaldırmak demektir ki, bu da asla kabul edilebilir bir düşünce değildir.

Diğer taraftan şu bir gerçekliktir ki;

PKK silah bırakmaz.

PKK, Türkiye’deki hain bölücü emellerinden asla vazgeçmez.

PKK, Türkiye’yi asla terk etmez.

*  PKK, kendi otoritesini tesis etme politikasından asla geri adım atmaz.

Silahla edindiği gücü, silahı bıraktığı anda kaybedeceğini bilen PKK, 40 yıllık kazanımlarını süreçler uğruna zayi etmez.

Dolayısıyla “PKK geri çekilecek, bu izlenecek” gibi bir düşünce tümüyle gerçekdışıdır. PKK’nın Marksist-Leninist-Stalinist felsefesine de baştan sona aykırıdır. PKK’nın anlayacağı tek dil, konuştuğu dildir. O da silahlarını ellerinden almak, bütün PKK’lıları tutuklamak ve hatta teröre bulaşmış herkesi vatandaşlıktan çıkarmaktır.

F. Kültürel seferberlik ilan edilerek PKK’nın ideolojisinin fikren kazınması ve böylece PKK’nın taban desteğinin ortadan kaldırılması

Kültürel seferberlikte tüm iletişim kanalları kullanılmalıdır. Sağlık,

sosyal güvenlik, ulaştırma gibi konularda nasıl planlı programlar varsa, kültür konusunda da bir milli program oluşturulmalıdır. Devlete ait ve özel TV kanallarında eğitim zorunlu olarak verilmelidir. Bu eğitim bilimsel olmalı, hamaset, demagoji ve felsefi anlatımlar yerine, sorunu anlatan ve çözüm önerileri getiren ilmi programlar mantığında olmalıdır. Eğitim programının ve verilecek mesajların belirlenmesi çok önemlidir.

Kültürel eğitim seferberliğinde kullanılması gereken kanallar:

  1. Gazete ve dergiler
  2. Sosyal medyada kapsamlı eğitim
  3. Okul müfredatlarında eğitim
  4. Herkesin “eğitmen” haline getirilmesi
  5. Sivil toplum kuruluşlarında eğitim
  6. Eğitimin tüm parti programlarına konulması
  7. Spor alanlarında eğitim
  8. Üniversitelerde eğitim
  9. Özellikle gençlik kollarında eğitim
  10. Meşhur kişilerle (sanat, spor, eğitim camiasından halk tarafından sevilen ve sayılan isimlerle) eğitim ve hatırlatma faaliyetleri
  11. TV programı içi eğitim
  12. Uluslararası eğitim ve uluslararası kurumlarda savunma
  13. Irak ve Suriye’de eğitim (kısa broşürler, kitaplar, paneller, konferanslar, televizyon ve radyo yayınlarıyla)
  14. Dünya çapındaki sivil toplum örgütleri ile ortak eğitim
  15. Yurt dışındaki Türklerin etkin kullanımı
  16. Türk Cumhuriyetleri ve İslam ülkeleriyle güçlü birlik beraberlik görüntüsünün verilmesi ile kültürel faaliyetler düzenlenmesi
  1. Türkiye’nin en büyük sorunlarından biri de ideolojik yönden güçlü, milli, manevi değerlere sahip çıkan bir gençliğin tam anlamıyla yetiştirilememesidir. Siyasetçilerimiz de yaptıkları konuşmalarda sık sık bu önemli soruna değinmekte ve dindar neslin önemini vurgulamaktadır.
  2. Bizim gençliğimiz dünyadaki tehlikeleri önemsemez bir tavırla hayatlarına devam ederken, PKK’lı terörist gençler dağa çıkmayı, silahlanmayı, terör eylemi yapmayı, ölmeyi ve öldürmeyi tek hedef haline getirmişlerdir. PKK’lılar için evlilik, okul diploması, ev bark edinme, ticarete atılma gibi hedefler hep önemsiz kalmaktadır. Böyle bir ortamda sayıları az da olsa, PKK’nın birçok noktada üstün ve galip geleceği ortadadır. İşte bu yüzden acilen gençlerimiz milli bilince ulaştırılmalıdır.
  3. Okullara acilen “milli şuur dersleri” konulmalıdır. Bunun dışında milli şuur konusu televizyonlarda da sürekli gündem yapılmalıdır.
  4. Milli ve manevi şuuru zedeleyen en büyük tehlike ise okullarda materyalizmin okutulması, yaratılışa karşı çıkılmasıdır. Türkiye’nin devlet okulları müfredatında ise, materyalizm safsatası üzerine kurulu bir müfredat mevcuttur. Hayatın ‘sözde tesadüfler eseri olarak ortaya çıktığını’ savunan bir aldatmaca olan Darwinizm tüm ders kitaplarında yer almaktadır. Bu eğitim sistemi içinden mezun olan gençlerin bu şekilde “dindar bir gençlik” oluşturamayacağı ise ortadadır.

PKK’nın ideolojisi de tüm milletimize en iyi şekilde anlatılmalıdır:

  1. Kürt halkı dindardır, samimidir, maneviyat sahibidir ve Allah, peygamber (sav) aşığıdır. Kutsal değerlerine sahip çıkarlar. “Cami yanacağına benim evim yansaydı oğul” diye feryat eden, “Allah’ın evini yakmışlar, Allah’ın Kitabı’nı yakmışlar” diyerek gözlerinden yaşlar boşanarak ağlayan anaların ruh hali, bölge insanının gerçek ruh halini yansıtmaktadır. Bu yüzden bölge halkına PKK’nın ateist, komünist, din karşıtı ve Marksist-Leninist-Stalinist yapısı çok iyi anlatılmalıdır.
  2. PKK’lıların kahpe, kalleş, yalancı, ahlaksız, insaniyetsiz, sevgisiz, namert, saygısız, seviyesiz, temizlikten uzak, namussuz yapılarıyla Kürt halkının terbiyeli, efendi, güvenilir, sevgi dolu, saygıya çok değer veren, maneviyatı her şeyin üzerinde tutan, nezaketli, hürmetli, edep adap bilen, alçakgönüllü, fedakar, cefakar, samimi yapılarını karşılaştıran örnekler halkımıza sunulmalıdır.
  3. PKK’nın din karşıtı ve Stalinist yapısı, başta TRT Kürdi olmak üzere, yerel radyo ve TV yayınlarıyla halka anlatılmalıdır. PKK’nın ateist/materyalist olduğunu, Allah’ı ve yaratılışı reddeden bir yapıda olduğunu ve PKK’nın nihai hedefinin komünal sosyalist devletsiz bir diktatörlük, yani komünist diktatörlük kurmak istediğini en iyi anlatacak STK’lar desteklenmeli, bu amaç için yollarının önü açılmalıdır.
  4. PKK, zor kullanmadan, cinayet işlemeden, terör yapmadan, katliam yapmadan, tehdit etmeden Kürtlerin bölgede kendisini dinlemeyeceğini çok iyi bilmektedir. Kürtler de çok delikanlı, cesur ve mert insanlardır. Kendi üstlerinde dinsiz, komünist PKK’lı katillerin baskı kurmasından, kendilerine kabadayılık yapmalarından, tehdit edilmekten, silah zoruyla evlatlarına, evlerine, mescitlerine, kızlarına el konulmasından ve saldırılmasından çok rahatsız olurlar. Bu rahatsızlık karşısında Devletimiz Kürtleri en mükemmel şekilde kucaklamalıdır.
  5. PYD’nin, PKK ile aynı terörist örgüt olduğu çok açık bir şekilde anlatılmalıdır. Bu konu çok önemlidir çünkü PKK, güya “Türkiye Kobani’de Kürtleri ölüme terk etti. TC’nin tek hedefi Kürtlerin tamamını bir soykırımla yok etmektir” gibi mesnetsiz ve yalan propagandalar üzerinden bölge halkını kandırmaya çalışmaktadır. Bu konuda binlerce delil vardır. Sırf PYD’nin parti tüzüğünde yer alan, “KCK ve Öcalan’a bağlı olunduğunun açıklanması” yeterli bir delildir. Bunun dışında anlatımlarda “Kandil’deki PKK’lıların, Türkiye’deki PKK’lıların Suriye’de PYD’li olmaları, YPG/YPJ’lilerin Öcalan resmi üzerine yemin etmeleri, PYD adına Öcalan’ın, Baas Rejimi ile avukatlar kanalıyla irtibata geçmesi” gibi yüzlerce delil kullanılmalıdır. Resimli, görsel slaytlı sunumlarla bu gerçekler hem bölge halkına hem de tüm dünya basınına gösterilmelidir.
  6. PYD’nin katliamları, dinsiz yapısı, dindar Kürt partilerini ortadan kaldırışı, muhalif hareketleri silahla susturması, bol delille birlikte halka anlatılmalıdır.
  7. PKK/PYD, Kobani ve Rojava’da İslam karşıtı bir rejim kurmak istemektedir. PKK/PYD, bu diktatörlüğünde Müslümanlara yaşama imkanı tanınmayacaktır. 40 yıllık PKK tarihi bunun en büyük delilidir. Aynı zamanda son bir yıllık terör de bunun en büyük ispatıdır. Bunlar bölge halkına bir iki defa değil, defalarca anlatılmalıdır. Tekrardan kaçınılmamalıdır. Broşürler, konferanslar, paneller, gazeteler, dergiler, afişler, pankartlar, televizyonlar, kanaat önderleri toplantıları, Diyanet faaliyetleri, cemaat ve STK toplantıları ile bu gerçek bölge halkına çok iyi ve detaylı anlatılmalıdır.
  8. PKK ve PYD’nin, dindar ve Nakşibendi bir kimse olan Barzani’ye karşı düşmanlıkları da anlatılmalıdır. Barzani büyük zorluklar altında, hayat boyu yaptığı çileli ve kahramanca mücadeleyle Kürtlere Irak’ın kuzeyinde huzurlu bir yaşam alanı oluşturmuşken, PKK’lı katillerin Barzani’ye karşı oluşu büyük bir ahlaksızlıktır. Bu durum, PKK’nın düşman listesinde sadece Türkiye ve IŞİD’in değil, bütün dindar Kürtlerin de olduğunu ortaya koyan delillerden biridir.
  9. PKK varken özerklik isteyen yapının mümin muttaki olmadığı, İslam dinini, İslam Birliği’ni, devletin birliğini ve bütünlüğünü istemedikleri, anlatılmalı. Can güvenliği yokken, insanlar canının derdindeyken, PKK bütün ailelere, bütün evlere, bütün hanelere musallat olmuşken yerel yönetimleri güçlendirmenin, özerkliklerin, özyönetimin, ademi merkeziyetçi yaklaşımın Stalinist katilleri güçlendireceği insanlarımıza ve hatta tüm dünyaya anlatılmalıdır.

G. Devletin uzun vadeli bir kalite politikasını hayata geçirmesi

Müslümanların dünya kamuoyunda yeterli desteği almamasının en önemli sebeplerinden biri de, kimi Müslüman kesimlerin oluşturduğu kalitesiz görünümdür. Oysa İtalya’yı, Fransa’yı ve diğer Avrupa ülkelerini dünya politikalarında söz sahibi kılan önemli faktör kalite anlayışlarıdır.

Ülkelerin kalite politikalarının olmaması sanata, bilime, yaşam kalitesine, konfora, sağlığa, spora her şeye yansımaktadır. Bugün dünyaca meşhur olmuş Müslüman sanatçı yada bilim adamları, genelde Batı’da yaşayan Batı eğitimi almış Müslümanlardır. Çünkü Batı’da çok daha büyük ve kaliteli imkanlara sahip olunmaktadır.

Kalitesizlik, toplumların, devletlerin, orduların kendine güvenini de kaybettirmektedir. Irak Ordusu’nun her düşman görüşünde savaşı bırakarak anında kaçması buna bir örnektir.

Bir çok Müslüman kalitesiz hayat sonucunda kendilerine olan güveni kaybetmekte, kendilerini aşağılanmış hissetmektedir. Horlanma, ayrımcılık ve dışlanma sonucunda da, zaten eziklik psikolojisi içinde olan, zayıf karakterli kalabalıklarda haset, enaniyet, hırçınlık ve nefret hisleri doğmaktadır.

Bugün İslam dünyasının büyük bölümünde “zenginlik, temizlik, güzellik, teknoloji, sanat, estetik, kalite, kültür, edep adap, kadına saygı, gençlere saygı, sevgi, ilim sahibi olmak” gibi karakteristik özelliklere çok nadir rastlanmaktadır. Bu çok vahim bir durumdur. Toplumda büyük kırılmalara ve ayrışmalara yol açan bu durum, maneviyat eksikliği olan toplumlarda özellikle Marksist nefretin ve komünist isyanın kolayca yaygınlaşmasına sebebiyet vermektedir. Şu çok iyi bilinmelidir ki, komünizmin kaynağı bilgi değil, bilgisizlik ve cehalettir. Bilgisiz, bağnaz ve cahil insanlar, hayatın kör tesadüfler içerisinde, haşa bir Yaratıcı olmadan geliştiğine inanırlar. Araştırmayan, sorgulamayan bu yapı içinde her türlü safsata ve sapkın düşünce kolaylıkla kabul edilir. Birçok terör örgütü gibi, PKK da işte böyle bir ortamda büyüyüp gelişmektedir.

Dolayısıyla yapılması gereken:

  1. Devletin, güçlü bir eğitim politikasıyla birlikte, bir kalite politikasının da olması çok önemlidir. Çünkü kalite geliştikçe, yaşam kalitesi artacak ve kaliteli bir toplum ortaya çıkacaktır. Kalite gelişmediği taktirde ise, kalitesizlik, sevgisizlik, nezaketsizlik topluma hızla hakim olacaktır.
  2. Becerilerin gelişmemesi, sanatın körelmesi ile özellikle Ortadoğu’nun, sonrasında Asya’nın ve Afrika’nın geldiği nokta ortadadır. Ortadoğu’da ölmek ve öldürmek, çatışmak, savaşmak, şiddet uygulamak artık sıradan olaylar haline gelmiştir. İnsanların ve insanlığın hiçbir değeri yoktur.
  3. Kalitesiz bir ortamda PKK gibi terör örgütlerinin gelişmesi de çok kolay olmaktadır. Kalitesiz düşünceler, kalitesiz fikirler ortaya çıkarmaktadır. Milli ve kaliteli duruş sahibi olmayan bazı insanlar da, PKK’yı önemli ve makul görebilmektedir. Bu içler acısı bir durumdur.
  4. PKK, kaliteli ve kültürlü bir toplum içinde kimseyi ucuz ve ahmakça yalanlarıyla kandıramayacaktır. Kendi kalitesiz hayat şartlarında yaşamaya kimseyi ikna edemeyecektir.
  5. Diğer taraftan, kalitesiz toplumlar dünya tarafından da değersiz, önemsiz görülmektedir. İnsan sınıfı içinde görülmemektedir. Bu sevgisiz ve insaniyetsiz tutum sonucunda da, özellikle Müslümanların ölümleri, bir yunus balığının, bir balinanın, bir martının ölümü kadar bile önemsenmez hale gelmiştir. Bu fitne, kalitenin acil bir şekilde devlet politikası haline getirilmesiyle son bulur.
  6. Kalite gelişmezse ölmeyi öldürmeyi isteyen insanlar yetişecektir.
  7. Evler, sokaklar, yiyecekler ve bunlar gibi hayatın her alanı kalitesiz olduğunda, bu kalitesizliği benimsemiş kalitesiz insanlar ortaya çıkacaktır.
  8. Bir ülkenin kalitesi, kadına verdiği değerden, gösterilen nezaketten anlaşılır. Dolayısıyla kalite olmadığında, o toplumda en mağdur olan kesimlerden biri de kadınlar olacaktır.
  9. Bir ülkede kalite gitti mi, o ülke de tepetaklak yıkıma doğru gitmektedir. Bunu teşvik etmek ise büyük bir fitne ve tuzaktır.
  10. Kalitesizlik, mimaride, kılık kıyafette, düşünce anlayışında, sokakta, kısacası her alanda tahribata sebebiyet vermektedir. Kalitesizlik bağnazlığı, bağnazlık da kalitesizliği büyütmektedir. Bu da beraberinde yıkımı getirmektedir.

[iii] Süleyman Kocabaş, Hindistan Yolu ve Petrol Uğruna Yapılanlar: Türkiye ve İngiltere, 1.b., İstanbul: Vatan Yayınları, 1985, s. 231

Advertisements

PKK Terörüne Karşı İlmi Seferberlik İlan Edilmeli – Adnan Oktar

adnan oktar basbakan recep tayyip erdogan pkk abdullah ocalan

Bir yılı aşkın süredir şehit haberi gelmemesi, bölgede daha huzurlu bir ortamın tesis edilme imkanının oluşması tüm insanlarımız tarafından sevinçle karşılanmaktadır. Ancak son dönemlerde gerek Güneydoğu’da gerekse başta İstanbul olmak üzere bazı illerde PKK ve uzantıları tarafından tırmandırılan şiddete karşı milli bir teyakkuz gerektiği açıktır. PKK’nın çözüm süreci olarak adlandırılan bu süreci barış süreci olarak görmediği, daha güçlenmek için bir süreliğine geri çekilme süreci olarak değerlendirdiği anlaşılmaktadır. Bu süreç boyunca kimlik kontrolü yapmak, yol kesmek, adam kaçırmak, şantiye yakmak gibi eylemlerine devam eden PKK, Devletimizin şefkatli ve sabırlı tutumunu yanlış anlamakta, bu sabrı suiistimal etmektedir. Mevcut durum karşısında yapılması gerekenleri şu şekilde özetleyebiliriz:

1.         Güneydoğu’yu Türkiye’den ayırmak ve bölgede bağımsız komünist Kürdistan kurmak hedefinde olan PKK terörü milli bir meseledir. Cumhuriyet tarihinin en büyük komünist kalkışması ile karşı karşıya olduğumuz görülmektedir. Milli meselelerin çözümü, siyasi hedeflerin üstünde yer alır. Milletimiz vatanın korunmasının siyasi tartışma konusu yapılmasını istemez. Tüm Partilerin ülkemizin birliği ve bütünlüğü için ortak hareket ettiğini görmek ister. Dolayısıyla bu milli meselenin çözümüne yönelik atılacak adımların, hükümet ve muhalefetin bir araya gelerek, Sayın Cumhurbaşkanı, Genelkurmay Başkanı ve kuvvet komutanlarının da katılımıyla yapılacak bir toplantıyla belirlenmesi gerekir. Bu toplantı milletimizin bu mücadelede yekvücut olduğunun gösterilmesi açısından da önemlidir.

2.         Güneydoğu’nun Türkiye’den koparılması halen bir çok Amerikan ve Avrupa düşünce kuruluşlarında konuşulan, yeni sınırlar yeni haritalar üzerinden hesapları yapılan bir plandır. Söz konusu çevreler bu planı hayata geçirmek için PKK’yı son derece kullanışlı bir örgüt olarak görmektedir.Bu sebeple de örgüte dış destek devam etmekte, örgüt sözde özgürlük savaşçısı olarak lanse edilmekte ve BM terör listesinden çıkarılması için çalışmalar yürütülmektedir.

3.         PKK Marksist, Leninist, Stalinist bir örgüttür. Elemanlarına bu ideolojinin eğitimini vermekte, silah kullanmayı öğretmeden önce komünizmi öğretmektedir. Gençlerin dağa çıkışına fikri propaganda ile sağlamaktadır. Bu felsefi propaganda ve eğitim, terörün ve örgütün can damarıdır. Ne var ki Türkiye’nin on yıllardır devam eden terörle mücadelesinde, mücadelenin en önemli safhası göz ardı edilmiş, terörü besleyen fikri zemini ortadan kaldırmaya yönelik kültürel bir faaliyet yapılmamıştır.

4.         Yanlış da olsa ideali ve ülküsü olan bir yapılanmaya karşı kalıplaşmış siyasi söylemlerin ve demagojinin hiçbir etkisi olmaz. Siyasi adımlarla yol alındığı sanılsa da, gerçekte hiçbir ilerleme olmaz. İlerleme ve değişim olmasının tek yolu karşıdaki gücün fikri yapısının değişmesi, zihinsel bir dönüşüm yaşamasıyla mümkündür. Beyni değişmedikten sonra örgüt ne silah bırakır, ne eve döner. Eve dönse dahi bunu bir taktik olarak yapar, bıraktığını iddia ettiği silaha da ulaşması an meselesi olur. Zihin değişimi ise ancak eğitimle olur. İnancının çürüklüğünü net olarak görmesi, zihnindeki putların kırılması ve yerine doğru bilginin konulması gereklidir.

5.         PKK’nın ve diğer sol radikal örgütlerin gençlere yönelik fikri telkini aralıksız devam etmektedir. Buna karşılık gençliğimizin büyük kısmı siyasi olarak bilinçsiz yetişmektedir. Gençlerin birliğin ve bütünlüğün önemini kavrayan, büyük Türkiye idealine sahip, Türk İslam coğrafyasının sorunlarından haberdar ve bu sorunlara çözüm üretebilecek şuura sahip olması ancak eğitimle mümkündür. Devletimiz, müfredata “milli şuur” dersi ekleyerek bilinçli gençler yetişmesini sağlamalıdır. Aksi takdirde, milli şuuru zayıf gençler yetişmeye devam edecek, PKK ve diğer illegal örgütler bu durumdan fayda sağlayacaktır.

6.         PKK başta olmak üzere Marksist Leninist Stalinist tüm örgütlerin sözde bilimsel dayanağı Darwinizm’dir. Okullarda gençlere “kör tesadüflerin ürünü” oldukları safsatası, “tarihin evrimi” aldatmacası okutulmaktadır. Okulda alınan, “atalarınız hayvanlardan türedi, ilkel komünal toplumlar vardı, daha sonra bu toplumlar evrimleştiler ve bugünkü hallerine ulaştılar” eğitiminin üzerine komünist ideolojiyi bina etmek çok kolaydır. Örgütler gençlere yaklaştıklarında “tarihin sözde evrimi içerisinde devrimin yeri olduğunu” anlattıkları zaman, gençlerin bu aldatmacaya verebilecek hiçbir cevapları yoktur. Çünkü okulda verilen eğitim de bu aldatmacayı desteklemektedir. Gençlerin büyük kısmı bu yapılarla herhangi bir tartışmaya girebilecek, iddialara cevap verebilecek, anlatılanların geçersizliğini ortaya koyacak bilgi birikimine sahip değildir. Bu sebeple, okullarda Darwinizm ve materyalizm, hatta komünizm, faşizm ve tüm akımlar öğretilmeli, ancak bununla birlikte mutlaka cevapları da gençlere anlatılmalıdır. Devletimiz tek yanlı Darwinist materyalist eğitime son vermelidir. Ancak o zaman komünizmin her türlü propagandasına karşı gençler donanımlı olur.

7.         Gençlerin eğitimi sadece Güneydoğu için değil tüm bölgeler için aciliyetlidir. Sosyal medyada gençlerin bir kısmının kullandığı sevgiden uzak, öfkeli, nefret dolu, kavgacı, yüzeysel üslup önemli bir tehlikeye işaret etmektedir. Bu işareti görmezden gelmek, milli bir felakete zemin hazırlamak olur. Bir ülkenin temel ihtiyacı manevi kalkınmadır. Ekonomik kalkınma, yol, baraj, sanayi tesislerinin inşası, manevi inşayla birleşmezse o ülkenin güçlü olması mümkün değildir.

8.         Bu durumu ortadan kaldırmak gelenekselleşmiş din ve ahlak dersleri ile sağlanamaz. Gençlerin ihtiyacı olan fıkıh öğretimi, itikadi meselelerdeki detaylar veya İslam tarihi değildir. Elbette gençlerin bu bilgilere de sahip olması gerekir. Ancak öncelikli olan tahkiki (gerçek, samimi) imandır. Tahkiki imana vesile olacak en etkili yöntem ise iman hakikatlerinin anlatılmasıdır. Flu, zihin karışıklığına sebep olan, hayatın akışıyla uyumsuz, ağır, içe kapalı bir üslup değil, somut delile dayalı, canlı, samimi, akılcı, gerçekçi bir üslup kullanılmalıdır.

9.         Güneydoğu’da böyle bir eğitim hem devlet eliyle hem de STK’ların desteğiyle sağlanabilir. Hiçbir vakıf ve camiayı ayırt etmeden, tüm imkanları bu eğitim için seferber etmek gereklidir.Türkiye’nin bölünmesi tehlikesi söz konusuyken, gruplar, vakıflar, camialar, partiler arasındaki fikir ayrılıklarının bir önemi yoktur. Tüm bu ayrılıkları bir kenara koyup, bölünmeye karşı ortak tavır alınmalıdır. Her bir grup kendi gücü oranında ilmi çalışma yapmalı, Devletimiz de tüm bu çalışmaların önünü açmalıdır.

10.    Bölge halkına özgürlük vaad eden PKK, bunu yaparken bağnazların hurafelerini kendi lehine kullanmaktadır. Kadını yarım varlık olarak gören, modernliğe ve gençlerin neşesine karşı, cahil, acımasız, gaddar, adalet ve hakkaniyet duygusu olmayan bağnazlık PKK’ya uygun bir zemin oluşturmaktadır. Dikkat edilirse PKK ve uzantıları sık sık “kadınları özgürleştireceklerini”, “gençlere değer verdiklerini” vurgulamaktadır. Oysa gerçek kadın özgürlüğü, eşitlik ve adalet ancak Kuran ahlakının tam uygulanmasıyla sağlanır.  PKK’nın elinden bu kozu almak da bağnazlığa karşı Kuran ahlakının yayılmasını sağlamakla mümkündür.

11.    PKK’nın bir diğer avantajı da geçmiş yıllardan izi kalan “devletin soğuk yüzü” imajının tam olarak düzeltilememiş olmasıdır. Örgüt bölge halkına suni de olsa bir sevgi sunmaktadır. Onların gerçek koruyucusu olduklarını vaat etmektedirler. Bazı yetkililerin ve siyasilerin halka üstten bakan, sevgisiz, merhametsiz, anlayışsız tavırları da PKK’nın bu anlatımlarını güçlendirmektedir. Bölgede görev yapan tüm görevlilerin ve siyasilerin güler yüzlü, mütevazı, sıcak kanlı, halden anlayan, insaniyetli olması PKK’ya vurulacak en önemli darbelerden biridir. Kürt kardeşlerimizin sahibi Marksist Leninist dinsiz Allah’sız PKK değil, adil, sevecen, şefkatli, güçlü Devletimiz’dir.

Kürt kardeşlerimiz yıllarca çok büyük acılar çektiler. Artık acıların sarılacağı, Güneydoğu’nun Paris gibi, Londra gibi olacağı günlerdeyiz. Türkiye’nin hep birlikte büyüyeceği, İttihadı İslam’ın kurulacağı dönemdeyiz. Yıllarca iddia edilen Ergenekon’un akıl almaz zulümlerine maruz kalan kardeşlerimize, şimdi de Marksist Leninist Stalinist, baskıcı, dayatmacı, gaddar, acımasız PKK tırnaklarını geçirmiş durumda. Kardeşlerimiz bir beladan kurtulmuşken, onları yeni bir belanın içine atmak çok büyük vicdansızlık olur. Ne Devletimiz ne milletimiz böyle bir vicdansızlığa göz yummaz.

Kaynak: http://harunyahya.org/tr/Makaleler/187121/pkk-terorune-karsi-ilmi-seferberlik

Ücretsiz kitap: Komünizm Pusuda
http://harunyahya.org/tr/Kitaplar/781/Komunizm-Pusuda
komunizm pusuda komunist ak parti akp gezi parki adnan oktar recep tayyip erdogan

Komünist Kürdistan Tehlikesi
http://harunyahya.org/tr/Kitaplar/146212/Komunist-Kurdistan-Tehlikesi
komunis tkurdistan tehlikesi recep tayyip erdogan akp ak parti adnan oktar

Komünist Çin’in Zulüm Politikası ve Doğu Türkistan
http://harunyahya.org/tr/Kitaplar/779/Komunist-Cinin-Zulum-Politikasi-ve-Dogu-Turkistan
komunist cin dogu turkistan recep tayyip erdogan akp ak parti adnan oktar

Terör Sevgiyle Yok Edilir
http://harunyahya.org/tr/Kitaplar/957/teror-sevgiyle-yok-edilir
adnan oktar pkk teror sevgiyle yok edilir kitap basbakan recep tayyip erdogan

Adnan Oktar’dan Kediciklere övgü dolu sözler

adnan oktar kedicikler musluman kadin

 

Video: https://www.youtube.com/watch?v=vtSf7OtXywg

DAMLA PAMİR: Dünyada gördüğüm en yakışıklı insan, gözlerinin derinliğine hayran olduğum sevgilimin sohbetine devam ediyoruz.

ADNAN OKTAR: Allah’ın bir nimeti ki bağnazların hainliği yok üstlerinde, küfrün nursuzluğu yok. Kelimenin tam anlamıyla nur var yüzlerinde, pırıl pırıl, tam samimi Müslüman yüzü. Dürüst, samimi, nurlu, efendi ve iffetli açık açık görülüyor. Bazı nursuzlar bakıyorlar aynaya çok nursuz, size bakıyoruz çok nurlusunuz. Kendine bakıyor çok çirkin görüyor, size bakıyor çok güzel görüyor. Kendini iffetsiz görüyor, sizi iffetli görüyor, özellikle iffetiniz çok ağırlarına gidiyor. Yani hem güzel, hem iffetli çok çok ağırlarına gidiyor. Çünkü bazı güzeller iffetini koruyamaz, boyun eğer küfrün baskısına boyun eğer. Ama siz hem harikulade cazibeli, güzel, hem iffetli olunca, hem akıllı, hem samimi, hem kültürlü, hem görgülü, hem temiz, hem klas tarif edilemeyen bir üstünlük meydana geliyor. Çünkü bağnazlara bakıyorlar gıcık adamlar, küfre bakıyor hakikaten nursuz kendi de söyler zaten getirtelim yan yana getirelim hakikaten doğru der. O yüzden size kusur bulmaya çalışıyor niye dekolte giyiniyor? Niye başını açıyor? Halbuki o sizin doğru yolda olduğunuzu biliyor, hayranlıkta duyuyor aslında. Çünkü dünyayı kapalı hanımlarla etkileyemez. Dünyayı kaliteli, klas, üstün, samimi, alabildiğine değerli insanlarla etkileyebilir. Çünkü bir insan karşıdakinin kendisinden daha üstün olduğunu görürse etkilenir, kendisinden daha altta olduğunu görürse etkilenmez. Sizi gören bu hisse kapılıyor, birçok kişi. Kendinden daha değerli ve daha üstün olduğunu görüyor. Ama o bazılarında da haset duygusunu meydana getiriyor, onun kıvranmasıyla ne yapacağını şaşırıyor. Onlara şefkatle yaklaşmak lazım tabii öfke duymak doğru olmaz. Cennette çok çok daha güzel olacaksınız. Dünyada Allah bu nuru özellikle veriyor ki; iman insana nasıl etki yapar görülsün. Çünkü eğer bu görülmezse insanlar onu kafasında tam tasarlayamayabilirler, onun için Allah örnek olun diye sizleri yaratıyor. Mesela cennet sevgisi nasıldır diye insanlar düşünüyor. Allah sizlerde onu yaratıyor ki insanlar kafasında onu toparlasın diye. Çünkü cennet sevgisinde bir samimiyet var, son derece samimi Allah sevgisine, Allah korkusuna dayalı, Allah’a derin iman ve hayranlığa dayalı, Allah’ın tecellisi olarak seviyor. Onun iç huzuru ve iç güveni var insanlarda, öz güven oluyor, o da insanlarda bir ferahlık, Allah’a dayandırdığı için kendini bir suhulet şeklinde kendini gösteriyor. İnsanlara iyi insanlar çok acı verir, yani çok acı duyar. Mesela aynaya bakar yüzünü sıkıyor, nefretle bakıyor kendine. Mesela televizyona terlik atıyor kızdığı için, öfkeleniyor bir şey de yapamıyor, artık diliyle bir şeyler yapmaya çalışıyor onlar önemli değil. Güzel insanlar güzel örnek olmaya devam edecekler. Avrupa’nın, Amerika’nın etkileneceği Müslüman tipi sizsiniz. Yoksa ekşimik ekşimik kokan, son derece cahil, kin dolu, nefret dolu, ağzından köpükler saçan, görgüsüz kalitesiz insanlarla İslam’ı anlatamazsın, sadece nefret duyarlar ve öyle insanları Allah esirgesin kitle halinde öldürmek istiyorlar, o kadar şiddetli nefret duyuyorlar. İslam ülkelerinde ki katliamların ana nedenlerinden biri değil de, en başta gelen budur. Eğer orada ki insanlar onları kaliteli görse dünya ayağa kalkar. Kalitesiz görüyorlar, basit görüyorlar, Allah vermesin onlar da kendilerini kalitesiz görüyor. Normalde öyle bir şeyde, kaliteli bir insan bir yerde öldürüldüğünde dünya ayağa kalkıyor. Ama kalitesiz basit gördüklerinde de dünya umursamıyor, fakat Müslümanlar da umursamıyor büyük bölümü. Çünkü kalitesiz görüyorlar, inanmış samimi olarak inanmış kalitesiz olduğuna. Mesela Avrupalı bir hanımı Mısır’da meydanda birisi öldürmeye kalksa, güzel bir kadını yani orayı yerle bir ederler, yer yerinden oynar. Mesela Irak’ta bir tane askeri esir etmişlerdi ben hatırlıyorum kız, kadın askeri akıl almaz vahşete dönüşmüştü Amerika’nın operasyonu, Irağı yerle bir ettiler ondan sonra, hallaç pamuğu gibi attılar. Bir milyon insan öldürdüler bir kişiye karşılık. Bir Bush’un babasına hakaret ettikleri için ona çok kızdılar. İki o kadına yapılan kendilerince zulüm de denebilir. Yani hakikaten görgüsüz ve zulüm tarzında hatta ahlaksızca tavırlar gösterdiler, ellerinde sopalarla çalıların arasında o kadını aradılar, esir ettiler hakikaten. Amerika’da onu kamuoyuna gösterttikten sonra, Amerikan kamuoyu adeta çıldırdı büyük bölümü, yerle bir olsun istediler Irak ve yaptılar. Kaliteli insanlar daima dünyada hakim olur. Peygamberimiz (s.a.v.) devrinde dünyanın en kaliteli insanıydı. Sahabeler son derece kaliteliydiler üslupları, giyimleri, tavırları mesela Resulullah (s.a.v)’in kokusu gül kokusu dört yüz metre, beş yüz metreden duyuluyordu. Sokağa giren kokusunu alıyordu, mis gibi böyle, elleri pırıl pırıl, cildi pırıl pırıl çocuk cildi gibi. Son derece güzel, konuşması güzel, üstü başı, kıyafetleri son derece klas, ayakkabıları, eli, tırnakları her yeri çok düzgün, dişleri süt gibi bembeyaz böyle. Ama hayvan gibi bağnazların iğrenç böyle lağım taşına benziyor dişleri falan, garip mahluklar, gülmeleri gürültü tarzında kamyon gürültüsü gibi. Her şeyleri sevimsiz ve itici onun için kendileri de kendilerinden nefret ediyorlar. Bunu ortadan kaldırmak çok önemlidir, kaliteli insan yetiştirmek çok önemli. Kalitesiz gördüklerinde Ortadoğu’da kim olursa olsun nefret duyar. Mesela Kaddafi’de de öyle akılsızlığı, deliliği mesela bak kendine saray yaptırmış son derece pis ahır gibi, üstü başı iğrenç. Mesela kıyafetlerini falan buldular son derece pis, bakımsız her şeyi iğren. Mesela yıkılmış binanın içinden deli gibi bağırıyor. Her hareketinde bir iğrençlik ve iticilik var, dini konuları tenzih ediyorum. Mahvettiler. Saddam’da öyle, oğulları, son derece görgüsüz böyle odun gibi adamdı. Gülüşü pis, konuşmaları pis, sevgisiz, merhametsiz, küt, leş gibi bir tip. Çocukları onun on misli daha beterdi. İçki içer, millete sarkıntılık eder, olmadık ahlaksızlık terbiyesizlik yaparlar, kaba, vicdansız ve azgındılar. Çocuklarının öldürülmesini de kamuoyunun büyük bir bölümü çok normal karşıladı, onun öldürülmesini, asılmasını da son derece normal karşıladı. Kendi vatandaşları da normal karşıladı. Kendi vatandaşları acayip alkışlıyorlardı, acayip seviyorlardı güya. Ama halk bazı yerlerde kuvvetten yana olur güçten yana olur. Devrilince hemen güçten yana oldular onu hemen harcadılar ve nefretlerini dile getirdiler. Terlikle kafalarına vuruyorlar heykellerinin. Muazzam bir nefret dalgası. Asıldığında da eğlendiler sokaklarda. Bugün sorsan Irak’ta yüzde 90 nefret ediyordur Saddam’dan. Usulen seviyoruz diyorlar ama bilinçaltında nefret ediyorlar. Nefret edilen değil de sevilen insanlar ile dünyaya hakimiyet mümkündür. Kaliteli insanlarla dünyaya hakimiyet mümkündür. Yoksa zenginlikten malla mülkle mümkün değil. Öyle olsa Amerika yapardı bunu, dünyanın en zengin ülkesi. En gelişmiş, teknolojisi gelişmiş, yollar, köprüler, binalar her şey mükemmel. Zibil gibi, doların su gibi aktığı bir ülke, altının su gibi aktığı bir ülke ama sürünüyorlar. Ne sevgi var, ne merhamet var, ne şefkat var. Amerikan halkının büyük bölümü iyidir aslında, sevecendir ama çok bozdular halkı. Başı derdine düşürdüler, çoğunu egoist hale getirdiler. Ondan sonra neocan kafası çıktı. Asalım, keselim, doğrayalım kafası. Onlarda bütün dünyaya nefret saçmaya başladılar. Şimdi Türkiye’den de nefret eder bir politikaları var. Sevgisizlik politikaları var. Onun için onlara kaliteyle, akılla karşılık vermek lazım. Yoksa onun dışında bir yol görünmüyor. Tabii Kuran’a uygun olmak şartıyla.

Sayın Adnan Oktar’ın A9 TV’deki canlı sohbetinden (14 Ocak 2014; 13:30)

Ücretsiz kitap: Münafıklıkla Mücadelenin Önemi
http://harunyahya.org/tr/Kitaplar/37794/Munafiklikla-Mucadelenin-Onemi

adnan oktar munafiklikla mucadelenin onmei bagnaz yobaz

Adnan Oktar’ın talebesi Didem Ürer yazdı; Bülent Arınç “Kedicik”leri neden hedef aldı?

bulent arinc adnan oktar kedicikler didem urer

Milyonlarca Türk kadınını itham eden hayret verici bir üslup

Bilindiği gibi, geçtiğimiz günlerde Başbakan yardımcısı Bülent Arınç’ın beni ve kız arkadaşlarımı hedef alan konuşması bizi ve tüm Türkiye’yi şaşırttı. Bunu takiben ben ve dünya güzeli arkadaşlarım, A9 TV’de yaptığımız canlı yayın sohbetlerine katılmamaya karar verdik. Bu olay medya ve kamuoyunda geniş yer aldı.

Bülent Arınç, nereden kaynaklandığı belli olmayan garip bir cesaretle bize son derece haksız eleştiriler yöneltirken modern, Atatürkçü, neşeli, dinamik Türk kadını modeline karşı olduğunu açıkça ortaya koydu.

Bülent Arınç konuşmasında, “İslam adına, iman adına, Kur’an adına, edep, fazilet adına, namus, ar, haya adına bir şey bulamıyorsunuz” ifadeleriyle Türkiye’de yaşayan başı açık, dekolte giyinen, mini etek giyen, mayo ile bikini ile sahillerde denize giren, televizyon kanallarında eğlenen, dans eden, şarkı söyleyen, tüm kadınlara namussuzluk ithamında bulundu.

Her şeyden önce Bülent Arınç tüm kadınlara böyle bir ithamda bulunma yetkisini kimden almıştır? Başbakan yardımcısı olmak bir ülkeye hizmet makamı mıdır? Yoksa aklına estikçe o ülkenin vatandaşlarına gerçekdışı ithamlarda, hakaretlerde bulunabilme makamı mıdır? O makam kişilere haksız ve üst perdeden bir şekilde istediğine istediğini söyleyebilme, baskı kurma imtiyazını mı tanımaktadır? Dünyanın hiçbir demokratik ülkesinde kendi zihniyetine uymadığı için toplumun geniş bir kesimini kınayan, onlara hakaretamiz eleştiriler yapan bir hükümet mensubu daha görülmemiştir.

Arınç kendi gelini hakkında ne düşünüyor?

Ne ilginçtir ki dekolte giyinen, modern, bakımlı, neşeli hanımlara namussuzluk ithamında bulunan Bülent Arınç‘ın kendi gelini de mini etekli ve dekolte kıyafetlerle sokaklarda dolaşmaktadır. Hatta evlenmeden önce de oğluyla flört hayatı yaşamıştır. O halde Bülent Arınç, namussuzlukla itham ettiği kadınlarla aynı davranışları ve yaşam biçimini benimseyen gelinini de utanmaz ve namussuz olarak mı görmektedir? Bunu dürüstçe açıklamalıdır!

Ne var ki benim açımdan hiçbir sakıncası olmayan hatta takdir ettiğim, gelininin bu davranışlarını Bülent Arınç da hoşgörü ve beğeniyle karşıladığını belirtmektedir. Dahası, Bülent Arınç dekolte hanımların nikah şahitliğini yapmakta, düğünlerine katılarak eğlenmekte, kadın erkek bir arada fasıllarda şarkı söyleyerek alem yapmakta, hatta elleriyle bayanlara yemek yedirmektedir. İnsanları eleştirirken ortaya koyduğu görüşleriyle yaşam tarzı bütünüyle çelişen Arınç defilelere de katılarak bayan mankenleri dikkatli bir biçimde izlemektedir.

Bu durumda insanlar kendisine “siz de bu ithamlarınızın muhatabı olmuyor musunuz” diye sormazlar mı?

Bülent Arınç‘ın söz konusu açıklamaları ile gerçek zihniyetinin ve özel yaşamındaki uygulamalarının tam bir tezat içerisinde olması, onun bir takım çevrelere şirin görünme çabası içinde olduğu izlenimini vermektedir. Ya da perde arkasındaki bazı güçler tarafından yönlendirilen bir kişi olduğu ihtimalini akla getirmektedir. Eğer böyle bir durum söz konusuysa belirtmek isterim ki; bir takım insanlara yaranmak için ya da onların teşvikiyle kalben inanmadığı bir konuyu savunur ve sahip çıkar görünmenin samimiyetle bağdaşır hiçbir yanı yoktur.

Bülent Arınç’ın göremedikleri…

Bugüne kadar, A9 TV’de yayınlara çıkan tüm arkadaşlarımla birlikte Hocamız Adnan Oktar’ın değerli anlatımları doğrultusunda, İslam dini hakkında dünya çapında yerleşik yanlış algı ve anlayışları düzeltme konusunda çok ciddi çalışmalar yaptık. Bugün bunun etki ve sonuçları ortadadır.

Hurafeler katarak kadını, yarım insan, içlerinden %99’u cehennemlik olan bir şeytan, istişarede söylediğinin aksi yapılması gereken bir varlık gibi göstermeye çalışan bağnaz zihniyetin tüm çarpıklıklarını ortaya koyduk.

Bağnazlar kadınları aklı ve imanı ile hareket eden, Allah korkusu olan vicdan sahibi kullar olarak görmezler. Onların ancak duvara asılan kırbaç, sopa ile veya sokağa çıkabilecek kıyafet vermeyerek dizginlenebileceği şeklindeki sapkın inanışı savunur ve yayarlar. Biz de buna karşılık, İslam’ın sevgi ve barış dini olduğunu, bir insanın erkek veya kadın olarak değil, bir Müslüman olarak Allah Katındaki üstünlüğünün önemli olduğunu Kuran’dan ayetlerle ve Peygamber Efendimiz (sav)’in hayatından örneklerle anlatmaya çalıştık.

Kuran’da emredildiği üzere, İnşaAllah – Allah dilerse, MaşaAllah – Allah ne güzel yaratmış dedik. Bir Müslümanın bu zikirlerden rahatsız olması ise hayret verici bir durumdur.

Arkadaşlarımız katıldıkları birçok yurtdışı röportaj ve yayında ülkemiz adına modern eğitimli Müslüman kadın modelini temsil ettiler. Tüm bunlarla amacımız, Türkiye hakkında ileri sürülen geri kalmışlık, tutuculuk iddialarını ortadan kaldırmak, ülkemizde her kesimden ve görüşten insanın ve özellikle kadınların özgür olduğunu göstermekti. Bu vesile ile hükümet üzerinde bu yönde kurulmak istenen baskıları da hafifletmiş olduk.

Bülent Arınç‘ın, kendince “İslam adına, iman adına bir şey bulamadığı” yayınlarımız Allah’ın izniyle binlerce kişinin hidayet bulmasına, Allah’ı ve İslam’ı sevmesine, hurafelerden sıyrılıp Kuran’daki doğruları görmesine vesile oldu.

Tarikat ve cemaatler de Arınç’ın hedefinde

Bülent Arınç konuşmasında sadece modern Türk kadınlarını hedef almakla kalmamış aynı zamanda Türkiye’nin dörtte üçünü oluşturan cemaatleri, tarikatları ve bağlılarını da şu sözleriyle hedef almıştır:

ŞİMDİ ORTALIK ÇAMUR OLDU, ÇAMURDAN GEÇİLMİYOR. ŞİMDİ DE TARİKAT VAR. Şimdi de bize yol gösterenler var. Şimdi de saçıyla, sakalıyla, üstündeki kıyafeti ile çevresine topladığı üç beş insanla bu işi yaptığını söyleyenler var. Adam, ‘Ben de KADİRİ’YİM’ diyor, bir başkası ben de şuyum diyor. Kendilerine bu YAFTALARI takanlar, bununla anılmak istiyorlar. Ama çabaları ne için, ticaretlerini artırmak için, nüfuzlarını çok daha genişletmek için.

Öncelikli olarak bu sözlerin muhatabı konumunda kalantüm vatandaşlarımızı bu sözlerden tenzih ederim.

Türkiye %99’u Müslüman olan bir ülkedir ve büyük kısmı çeşitli tarikatlara ve cemaatlere bağlı nur gibi insanlardan oluşur. Bülent Arınç da şu anki konumuna bu insanlar vesilesi ile gelmiştir. Kadiriler, Nakşibendiler, Menzil camiası, Nur talebeleri, Süleymanlılar ve diğer tüm tarikat ve cemaatlere bağlı nur gibi tertemiz vatandaşlarımız için “çamur” şeklinde ifadeler kullanmak “yafta takma“ gibi Kuran’ın ruhuna uymayan yakıştırmalarda bulunmak Allah’tan korkan bir Müslümana yakışan bir üslup değildir.

Arınç’ın PKK hakkında asla savunulamayacak görüşleri

Değerli Hocamız Sayın Adnan Oktar’ın 1979 yılından itibaren ortaya koyduğu bilimsel çalışmalar Türkiye’de milli ve manevi değerleri yücelten, sağ görüşün güçlenmesinde ve sağlam bir fikri zemine oturmasında tartışılmaz öneme sahiptir. Hocamızın değerli eserleri doğrultusundaki A9 TV yayınları da Türk insanının ve gençliğinin imanını ve dini değerlerini hedef alan Darwinizm ve materyalizme karşı yürütülen bilimsel–fikri mücadelede son derece etkili olmuştur. Dolayısıyla, ülkemizin güneydoğusunu ciddi olarak tehdit eden Marksist-Leninist-Stalinist bölücü terör örgütünün felsefi zeminine hayati darbeyi vurmuştur.

Birlik ve bütünlüğümüze olan katkıları bu derece açıkken, A9 TV yayınlarını teşvik edip destekleyeceği yerde Bülent Arınç ne yazık ki bu çalışmalardaki toplumsal faydayı fark edemediğini belirtmiştir. Daha da hayret verici olan Bülent Arınç’ın zorda kalsa kendisinin de dağa çıkabileceğini açıklaması, hatta PKK paçavrasının rahatça taşınmasından, terör örgütünün liderine “Sayın” denebilmesinin suç olmamasından duyduğu memnuniyeti dile getirmesidir. Bölünmeye karşı yayınlardan rahatsızlık duyarken PKK’ya tanınan imtiyazlara sevinmesi oldukça düşündürücüdür.

Arınç’tan tüyler ürperten açıklamalar

Her durumda Türkiye’nin milli çıkarları aleyhinde taviz verme yanlısı olan, terör konusunda genel af talebinde bulunan, 12 mil konusunun Yunanistan lehine kabulünü talep eden Bülent Arınç’ın ilginç izahlarından bazıları şöyle:

– Atatürk için:

Dağlara taşlara Atatürkçüyüm diye yazsanız ne faydası var... Açıkça söylüyorum. Bizim Atatürkçülük gibi bir meselemiz yok. İstiklal mücadelesi içerisinde, yeni Cumhuriyet içerisinde O’na da layık olduğu yeri vereceğiz. Neresi layıksa tabi!..

– Rahmetli Erbakan Hocamız için:

Fazilet Partisi’ndeyken Erbakan hocayla beraber çalışırken ‘Dünya meselelerine eskiden at gözlüğüyle bakıyorduk, aşiret usulü idare ediliyorduk.” (http://www.zaman.com.tr/politika_kazan-yaziklar-olsun-sana-bulent-arinc_2204033.html)

Bülent Arınç ayrıca kendi partisi ile ilişkilerinde de her kritik dönemde AK Partiyi zor durumda bırakmıştır. Ayrıca Sayın Başbakanımız Erdoğan hakkında yaptığı açıklamalar da bir kişinin kendi partisinin Genel Başkanı’na ve Başbakanı’na karşı kullanılmayacak türdendir. (Başbakınımızı tenzih ederim)

Bizde şu anda sesini yükseltenler revaçta. Ne kadar çok bağırırsa, ne kadar gözleri çakmak çakmak olursa, gözlerinden damarlar kırmızı kırmızı fırlarsa, boyunlarından damarlar fışkıracak hale gelirse iş yaptığını zannediyor. Ama söz yok, sözün içinde hikmet olmalı, bilgelik olmalı, o yok. Hepsini topla, 50 ile çarp hiçbir etkisi yok”

İlerleyen Türkiye’de köhnemiş siyasilerin artık yeri yok

Türkiye’de artık her kesimden, her düşünceden insanın huzur içinde özgürce yaşayabileceği eksiksiz bir demokratik ortamın acilen oluşturulması gerekmektedir. Özellikle kadınların ve gençlerin hiçbir baskıya maruz bırakılmadığı, hatta bundan şüphe dahi duyulmayacağı bir ülke olduğumuz net bir biçimde ortaya konmalıdır.

Günden güne gelişen, ilerleyen ve 21. yüzyılın dünya liderliğini hedefleyen bir Türkiye’de yıllardır gerçek demokrasinin ayağına dolanmış, şahsi çıkar ve hesaplarını ülke çıkarlarının önünde tutmuş, hizmetleriyle, icraatlarıyla değil her fırsatta etik dışı üslup ve davranışlarıyla gündeme gelmiş, anlamsız sivri çıkışları ve polemikleriyle dikkat çekmeye çalışan, kavruk, dar vizyonlu, köhnemiş bir takım siyasilere artık kesinlikle yer olmayacağı açıktır.

Bülent Arınç gibi, makamını layıkıyla temsil ettiği son derece şüpheli ve tartışmalı olan kimselerin de bir an önce o makamları ehil olan gerçek sahiplerine teslim etmeleri gerektiğine inanıyoruz.

Didem ÜRER / Rotahaber
urer.didem@yahoo.com


Daha fazlasını oku: http://haber.rotahaber.com/bulent-arinc-kedicikleri-neden-hedef-aldi_454244.html

Ücretsiz kitap: Münafıklıkla Mücadelenin Önemi
http://harunyahya.org/tr/Kitaplar/37794/Munafiklikla-Mucadelenin-Onemi

adnan oktar munafiklikla mucadelenin onmei bagnaz yobaz

Adnan Oktar Bülent Arınç’ı Mustafa İslamoğlu ile vurdu – BASIN HALA SUSKUN!!

adnan oktar bulent arinc mustafa islamoglu tecavuz hapis

Adnan Oktar: 12 yaşında erkek çocuğuna tecavüz eden bir kişiyi alim ilan ediyor Bülent Arınç ve bu adamı Başbakan yapmaya kalkıyorlar. Basın da susuyor!!! İnanılır gibi değil. Susuyor basın, gıkını çıkartmıyor! Ya kardeşim yer yerinden oynar böyle bir haberde. Bu çok büyük bir skandal. Çok çok büyük bir skandal. Kimden korkuyorsunuz? Allah’tan korkun! Ya kardeşim böyle bir haber ne demektir ya. Bülent Arınç 12 yaşında erkek çocuğuna tecavüz etmiş olan Mustafa İslamoğlu’na “uyuyorum, ona tabiyim ben” diyor. Ve bu adamı Başbakan yapmaya kalkıyorlar. Ve basın da suskun! Gıklarını çıkartmıyorlar. 30 kere söylesek yine anlamazdan geliyorlar bir kısmı.

Video: https://www.youtube.com/watch?v=jhTjEIyuliw

 

Sayın Adnan Oktar’ın A9 TV’deki canlı sohbeti (22 Nisan 2014; 13:30)

 

Adnan Oktar, Bülent Arınç’ı şeyhiyle vurdu: Bu adam mı Başbakan olacak?
Adnan Oktar’dan kendisinin ‘kediciklerini’ eleştiren Bülent Arınç’a sert cevap. ‘Senin şeyh diye elini tuttuğun adam 12 yaşındaki erkek çocuğunun ırzına geçiyor. Böyle bir adam Başbakan adayı diye sunuluyor.’ http://www.gazete2023.com/haber/15168/adnan-oktar-arinci-seyhiyle-vurdu-bu-adam-mi-basbakan-olacak.html

 

Ücretsiz kitap: Münafıklıkla Mücadelenin Önemi
http://harunyahya.org/tr/Kitaplar/37794/Munafiklikla-Mucadelenin-Onemi

adnan oktar munafiklikla mucadelenin onmei bagnaz yobaz

Adnan Oktar’dan Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’a uyarı: Bağnazlar kalleştir onlara güvenme

adnan oktar basbakan recep tayyip erdogan

DİDEM ÜRER: Bugün Başbakanımız Marmaray’dan geçmiş halka birlikte, resimleri vardı.

ADNAN OKTAR: Evet, güzel olmuş. O kız lisesine gitmesi çok iyi olmuş. Başı açık kızlar değil mi? Hanımlara saygısını, sevgisini göstermiş oluyor. Başı açık hanımlara karşı saygılı olduğu, dekolte hanımlara karşı saygılı olduğu ve hanımlarla beraber oturabileceği, onları koruyup kolladığını, onlar için özel olarak oraya gittiği. Bu çok önemli mesaj. Bu güzel. Geçenlerde o basket.

DİDEM ÜRER: Evet, Binali Yıldırım.

ADNAN OKTAR: Binali Hoca’nın yaptığı mesela, o da çok güzel, çok hayati. Gerçi bağnazlar homurdanıp duruyorlardır. Acayip sıkılmışlardır da, onlar önemli değil. Bağnazlar kalleştir. Ben Fethullah Hoca’ya dedim. Yani Fethullah Hocamız’ın açıklamalarında anlattık. Onlar da başları bağnazlarla belada. Hükümete de söyledim Tayyip Hocam’a. “Bağnazlar kalleştir. İş çıkarırlar, oyun oynarlar” dedim. Dedim mi demedim mi?

DİDEM ÜRER: Dediniz Hocam.

ADNAN OKTAR: Defalarca söyledim. “Bak kalleştirler, onlara güvenme” dedim.

Sayın Adnan Oktar’ın A9 TV’deki canlı sohbetinden (15 Şubat 2014; 12:30)
Video: http://www.youtube.com/watch?v=yI1QbIDSDxc

Abdülkadir Molla’nın idamı ve alınacak dersler – Harun Yahya (Adnan Oktar)

adnan oktar abdulkadir molla idam banglades

Dünyada İslam karşıtlığına yol açan gerçek İslam değil bağnazlıktır

Bugün tüm dünyada ‘İslamofobi’ adı altında yaşanan korku, aslında gerçek İslam dinine karşı değil, bağnazlığa karşı duyulan korkudur. Aynı korku Müslüman ülkelerin kendi içindeki, farklı görüşler arasında da yaşanmaktadır. Müslüman yönetimler dahi, kendi halkları içerisinde radikal grupların gelişmesine karşı ciddi bir teyakkuz ve temkin ile yaklaşmaktadırlar. Bu nedenle de, böyle bir ihtimal dahi söz konusu olduğunda, durumu baskı ve şiddet ve zor kullanarak kontrol altına almaya çalışmaktadırlar.

Bangladeş’te yaşananlar Müslümanların Kuran ahlakını tam olarak yaşamamasının sonucudur

İşte bugün Bangladeş’te Cemaat-i İslami liderlerinden Abdul Kadir Molla’nın ömür boyu hapis yerine, idam cezasıyla karşılık görmesi de, yine bu radikal gruplara ve bağnazlığa karşı duyulan tedirginliğin bir sonucudur. Dolayısıyla İslam’ı doğru algılayan samimi Müslümanlar, hem dünyaya hem de kendi coğrafyalarındaki halklarına İslam’ın gerçek yüzünü biran önce tanıtmakla sorumludurlar. Aksinde dünyanın bir çok ülkesinde, dindar kimselere yapılan bu gibi zulümlerin sayısı giderek artabilir.

Müslümanlar zorluklar karşısında birbirlerine destek olmalıdırlar

Vicdan ve Hamiyet-i İslamiye duyguları, inanan bir insanı, şahit olduğu bir zulüm karşısında  sessiz kalamayacağı şekilde harekete geçirir. Yaşanan zulüm ve haksızlığı durdurabilmek için elinden gelen her şeyi yapar. Sesini duyurabileceği her imkanı kullanır ve var gücüyle o mazlum insanlara destek olmaya, onlara yardım ulaştırmaya çalışır.

İşte bizler de Allah’tan korkan Müslümanlar olarak, bu yüzden Bangladeş’te Abdul Kadir Molla’ya karşı yapılan zulmü engellemeye ve oradaki mazlum Müslümanların sesini tüm dünyaya duyurmaya çalıştık. Gerek sosyal medyadan gerekse siyasi yollarla Türk milleti olarak, Bangladeş’teki yardıma muhtaç Müslümanların sesini duyurup, zulmü durdurmanın yollarını aradık.

“Müslüman, Müslümana zulmetmez ve onu tehlikede bırakmaz”

Peygamberimiz (sav) bir hadisinde, “Müslüman, Müslümana zulmetmez ve onu tehlikede bırakmaz” (Buhari, cilt 5, s. 2261) diye bildirmiştir.

Kuran’da ise, “Müminler ancak kardeştirler. Öyleyse kardeşlerinizin arasını bulup-düzeltin…” (Hucurat Suresi, 10) buyrulmuştur. Bangladeş gibi Müslüman bir ülkede, inanan insanların Müslüman kardeşlerinin kanını dökmeleri, Kuran ahlakına göre asla kabul edilebilir değildir.

Müslümanlar hatalara karşı hoşgörülü, şefkatli ve affedicidirler

Ve Müslümanın en önemli özelliklerinden biri, insanlara karşı affedici, şefkatli ve merhametli bir tavır içerisinde olmasıdır. Her insan hata yapabilir. Önemli olan bu hataları tekrarlamamak ve bunlardan yola çıkarak iyi ve güzel olana ulaşabilmektir. Bangladeş halkı da, geçmiş yıllarda yaşanan olayların değerlendirmesini yaparken, intikam alma gözüyle değil, hoşgörüyle bakarak merhamet ve affediciliği esas alarak hareket etmelidir. Allah Kuran’da, hatalar karşısında “affetmenin her zaman daha hayırlı olduğunu” bildirmiştir. Bu nedenle Bangladeş hükümeti de, ülkesindeki yargılamalarda ve ceza kararlarında da, Kuran’da bildirilen bu üstün ahlak anlayışını unutmamalıdır.

Allah, Müslümanların zorlukları birlik olarak yenebileceklerini bildirmiştir

Sadece Bangladeş halkının kendi içinde muhalefeti bırakıp kardeşçe yaşaması değil, dünyadaki tüm Müslümanların Allah’ın bildirdiği bu farzı yerine getirip birlik olmaları gerekir. Çünkü Rabbimiz, “Ve haklarına tecavüz edildiği zaman, BİRLİK OLUP KARŞI KOYANLARDIR.” (Şura Suresi, 39) ve“Şüphesiz Allah, Kendi yolunda, SANKİ BİRBİRLERİNE KENETLENMİŞ BİR BİNA GİBİ SAF BAĞLAYARAK MÜCADELE EDENLERİ sever.” (Saff Suresi, 4) diye bildirmiştir.

Ve Allah, “Eğer siz bunu yapmazsanız (BİRBİRİNİZE YARDIM ETMEZ VE DOST OLMAZSANIZ) yeryüzünde bir fitne ve BÜYÜK BİR BOZGUNCULUK (FESAT) OLUR.” (Enfal Suresi, 73) sözleriyle, eğer Müslümanlar birlik olmaz, birbirlerini desteklemezlerse, o zaman dünyada zulmün, kargaşanın, acıların, savaşların, çatışmaların kan dökücülüğün hakim olacağını bildirmiştir. Allah’ın “…ÇEKİŞİP BİRBİRİNİZE DÜŞMEYİN, çözülüp YILGINLAŞIRSINIZ, GÜCÜNÜZ GİDER…” (Enfal Suresi, 46) ayetiyle hatırlattığı gibi, böyle bir durumda Müslümanların haksızlıklar karşısında güçsüz kalıp mağlup olacaklarını hatırlatmıştır.

Müslümanların güç birliği oluşturması çok kolaydır; zor görülmemelidir

Müslümanların dünyadaki haksızlıklara karşı güç birliği oluşturup birlik ruhu içerisinde, tek ses olarak hareket etmeleri aslında çok kolaydır. Pek çok Müslüman bunu gözünde büyütmekte, olası senaryolar üreterek böyle bir birliği zor görmektedir. Kolaylıkla aşılabilecek konular, büyük engeller gibi değerlendirilerek harekete geçilmemektedir. Küresel dengelerin, çıkar çatışmalarının, sosyal, siyasi, ekonomik ya da kültürel farklılıkların, böyle bir birliği olanaksız kılacağı düşünülmektedir. Oysa ki ortada ne zor ve ne de karmaşık olan hiçbir şey yoktur. Bu zaten, her vicdanın severek tasdik edeceği insani bir dayanışma birliğidir.

Müslümanlar arasındaki birlik ve dayanışma, dünyanın diğer ülkelerine de büyük konfor sağlayacaktır

Böyle bir birlik dünya üzerindeki her din, her inanç ve her düşünceden insanın da rahat yaşamasını sağlayacak büyük bir konfordur. Dünyanın çok geniş bir coğrafyasına yayılmış ve çok geniş bir nüfusa sahip olan Müslümanların sevgi ve kardeşlik ruhu içerisinde yaşamaları, dünyanın her yerine barış, huzur, adalet, hoşgörü, merhamet ve affediciliği hakim kılacaktır.

Bu yazının orjinali Malezya Islam Partisi’nin gazetesi olan Harakah Daily News’de yayınlanmıştır:

http://en.harakahdaily.net/index.php/berita-utama/world/8250-mullahs-execution-and-lessons-to-learn.html

Türk İslam Birliği’ne Çağrı
http://harunyahya.org/tr/Kitaplar/734/Turk-Islam-Birligine-Cagri
adnan oktar turk islam birligine cagri harun yahya kitap

Dünyadaki Tüm Kaynaklar Sevginin Öğretilmesi İçin Kullanilmalidir – Harun Yahya (Adnan Oktar)

adnan oktar sevgi mehdiyet

Ortadoğu’da son dönemlerde artarak devam eden mezhep taassubunun meydana getirdiği şiddet, ilk defa bu derece acımasız boyutlara ulaşmıştır. Aynı dinin aynı ortak temel değerlerine inandıkları halde, İslam’ı farklı yorumlayan mezheplerin kendi aralarındaki çatışmaları elbette kabul edilemez bir durumdur. İslam aleminde yaşanan böylesine bir sevgisizlik ve çatışma ruhu, en başta İslam inancıyla hiçbir şekilde bağdaşmamaktadır. Bunun yanı sıra, ortaya çıkan bu tablo hem bölge hem de dünya için büyük bir tehdit de oluşturmaktadır.

Ortadoğu ve Kuzey Afrika bölgesinde yaşanan mezhep çatışmalarının oluşturduğu bu tehdidin bertaraf edilmesi elbette çok önemli ve aciliyetlidir. Ancak bu ciddi problemin çözümünde kullanılacak yöntemlerin akıllıca seçilmesi de gerekmektedir.

www.islamdaekonomi.com

kaynaklar

Çatışma ve Sevgisizlik Ortamının Çözümü Şiddet Olamaz

Bazı strateji uzmanları, Ortadoğu’daki kardeş kavgalarının, bölgedeki mevcut diktatörlük rejimleriyle ortadan kaldırılabileceği gibi bir yanılgıya kapılmaktadırlar ki, bu elbette kabul edilemez bir görüştür. Açıktır ki bu diktatörlükler, şiddeti ortadan kaldırmaktan çok, şiddetle şiddeti bastırmaya çalışan, derin devlet terörü ve mafya yöntemleriyle insanları aşırı radikal bir yapıya sürükleyen en akılsız ve gaddarca sistemlerdendir. Bu baskıcı yapı, insanları daha büyük bir kin, nefret ve sevgisizliğe itmekte, hatta şuuru tamamen kapanan kimi insanların, terörü dünya geneline taşımalarına bile neden olmaktadır.

Oysa, dünyada şiddeti önleyecek güç, bütün insanların fıtratında olan sevgi, şefkat ve merhamet gibi duyguların, inananlar için de 3 büyük dinin özünde olan aynı değerlerin ön plana çıkarılmasıdır.

Terörü yok edecek olan unsurlar sevgi, kardeşlik gibi değerlerdir; baskı, şiddet ya da zulüm değildir. Bunun gerçekleşebilmesi için de, terörün felsefi alt yapısının, eğitimle ve bilimsel delillerle ortadan kaldırılması şarttır.

Terör ve şiddetin felsefi alt yapısı incelendiğinde, karşımıza sevgisizliğin ve nefretin yaygınlaştırılmasını sağlayan Darwinist-materyalist mantık çıkar. Bu gibi mantıkların etkisinde kalmış toplumlarda iyilik, şefkat, fedakarlık gibi güzel ahlak özellikleri, sanat ve estetik anlayışı yok  olur. Sevgi olmayınca, muhabbet, dostluk, kardeşlik olmaz. Fikre ve düşünceye tahammül olmaz. Müthiş bir öfke, kin, nefret ve sevgisizlik insanların kalbini yakıp kavurur. İşte bu olumsuzlukları engellemek için Darwinizm’in geçersizliğinin bilimsel delileriyle anlatılması, yoğun bir sevgi politikası izlenmesi, kardeşliğin, barışın öneminin anlatılması ve toplumların bu konuda eğitilmesi şarttır. Kararlı ve ciddi bir eğitim politikası ile dünyadaki kargaşanın temelini oluşturan sevgisizlik yeryüzünden silinip atılacaktır.

kaynaklar2

Sevgisizliğin Çözümü Kuran’daki Doğruların Herkese Anlatılmasıdır

Kuran’da insanlar, ilme, araştırmaya, kainatı tanımaya, düşünmeye, yazmaya ve okumaya teşvik edilmiş, ayrıca tek bir masum canı dahi almanın bütün insanlığı yok etmekle eşdeğer olduğu anlatılmıştır. Dolayısıyla bir terör örgütünün ‘İslam’ adı altında cinayet işlemesi, kargaşa çıkarması İslam ahlakına uygun değildir. İşte bu gibi yanlışların anlatılması ve tüm dünyaya gerçek İslam’ın tanıtılması çok önemlidir.

Bu yapıları şiddetle bastırmaya çalışmanın ise imkansız olduğu ortadadır. Ancak geri kalmış toplumlar hem kitlesel hipnoz, hem şiddet korkusu ve hem de uydurulmuş hurafelerin etkisiyle kendilerini bir şiddet sarmalının içinde bulmaktadır.

Dolayısıyla huzursuzluğun bitmesi için şiddete karşı şiddet uygulanması hiçbir şekilde çözüm değildir. Bunun yanında çözüm, yönetimleri halkların kendi kanaatine bırakmayıp, demokrasiyi askıya almak da değildir. Tek çözüm, toplumlara din ile ilgili olarak hakim olan yanlış kanaatleri, bağnaz düşünceleri değiştirmektir.

Nitekim, çatışmalara neden olan “bağnaz düşünce sahipleri”, dinde hiçbir yeri olmadığı halde şiddeti, dine dayandırmaktadırlar. Oysa şiddetin kaynağı, yalnızca bu kimselerin bağnaz anlayışlarıdır. Gerçek İslam, barış, huzur ve kardeşlik dinidir.  Dolayısıyla şiddeti önlemek için önce bu bağnaz felsefenin ortadan kaldırılması, söz konusu yanlış mantığın değişmesi gerekmektedir. Bu da, başta tüm İslam alemini kapsayacak şekilde yapılacak anti-bağnaz bir eğitim seferberliği ve bilinçlendirme faaliyeti ile sağlanabilir. Bunun için, bu faaliyeti yürütebilecek donanım ve iradeye sahip manevi bir lider, örnek bir model gerekmektedir.

Konuyu ekonomik ve teknik açılardan ele aldığımızda ise, radikal oluşumları sindirip etkisiz hale getirmek için harcanacak enerji ve paranın, alınacak askeri tedbirlerin de hiçbir güç tarafından karşılanamayacağını görürüz. Son dönemdeki küresel ekonomik kriz de göz önüne alındığında, dünyanın her tarafını karakol haline getirmektense, bazı insanların zihinlerindeki yanlış inançları değiştirmenin daha kesin bir çözüm olacağı ortadadır. Ayrıca silahlanmaya harcanan paraların kardeşliğin pekişmesine harcanmasının daha akılcı bir yol olduğu da açıktır.

www.islamadavet.org

Türkiye Her Yönüyle Model Olabilecek Bir Ülkedir

Laik, demokratik bir hukuk devleti olarak İslam dünyasında önemli bir yere sahip olan Türkiye Cumhuriyeti’nde çatışma ruhu ve şiddet felsefesi asla galip gelememekte, halkımızın sevgi ve hoşgörüsünü yenememektedir. Türkiye bu manada İslam ülkeleri arasında göze çarpan tek model devlettir. Çünkü Türkiye, klasik geleneksel İslam anlayışını değil modern yapıyı, bağnazlık ve tutuculuğu değil aklı selimin galip geldiği bir felsefeyi kendisine şiar edinmiştir. Bu yüzden güvenilirdir. Türkiye’nin öncülüğünde ülkelerin birleşmesi ve bir İslam Birliği’nin gerçekleşmesi tüm bölgede huzura vesile olacaktır. Türkiye, modern, sevecen ve makul yapısıyla İslam alemindeki kargaşa ve huzursuzluğa sebebiyet veren yapıların yenilmesini ve cennet gibi bir ortamın oluşmasını sağlayabilecek kapasitede bir ülkedir. Birçok Batılı analist de bu gerçeği dile getirmekte ve Ortadoğu için geçmişte başarı kazanan makul örnekler üzerinde durmanın akılcılığından bahsetmektedirler.

Örneğin Boğaziçi Üniversitesi’nde katıldığı bir konferansta bir konuşma yapan Dilbilimci, düşünür Prof. Dr. Noam Chomsky, “Belki öyle bir gün gelecek ki, bir seyyahın serbestçe Kahire’den Bağdat’a, oradan da İstanbul’a gideceği günlere geri döneceğiz. İnsanların mahalli yönetimlerle yönetimi üstlendiği günlere döneceğiz. Osmanlı’nın o günleri bize ders olacak. Belki bölgedeki herkes için daha iyi bir hayat olacak.” demiştir. (www.ntvmsnbc.com/id/ 25415213/)

Burada anlatılan, tüm kavga ve çatışmalardan arındırılmış bir bölgenin varlığının mümkün olduğu ve Türkiye’nin miras aldığı kültürde bu ideali başardığıdır.

Türkiye’nin 2.500 yıllık köklü bir kültüre sahip olduğu tarihinde; Museviler, Hristiyanlar ve Müslümanlar başta olmak üzere, tüm bölge halkları huzur ve kardeşlik içinde yaşamıştır. Avrupa’dan dışlanan Yahudilere, bundan 520 yıl önce, yine Osmanlı kucak açıp, onları kendi topraklarının en gözde yeri olan İstanbul’a yerleştirmiştir.

Chomsky’nin Osmanlı döneminden alınacak dersler olduğunu belirten bu konuşmasının birçok benzerleri mevcuttur. Örneğin, İsrail Dışişleri eski Bakanlarından Abba Eban bir konuşmasında, Romalılardan ve her istilacıdan sadece zulüm, kan ve işkenceye layık görülen Kudüs ve Yahudi halkının ancak ve ancak Osmanlı döneminde, insanca yaşamanın, eşitliğin ne demek olduğunu ve huzur tadının ne anlama geldiğini öğrendiğini belirtmiştir. (İlhan Bardakçı, “Biz Hiç Irk Olmamışız”, Tercüman, 7 Mayıs 1983)

www.altincag.com

kaynaklar3

Bağnazlığı İslam Diye Dayatmak Zulümdür

Saf vahye dayalı İslam, bağnaz zihniyetin tam aksine ultramodern bir anlayıştır. Allah biz Müslümanlardan, dünyada cennete benzeri bir model oluşturmak için gayret etmemizi ister. Her şeyin en iyisini, en güzelini hedeflememizi ister. Vicdanlı, sevgi dolu, şefkatli, merhametli, nezaketli, bakımlı, temizlikte en ileri olmamızı emreder. Sosyal adaletin, eşitliğin en mükemmel uygulaması İslam’da vardır.

İslam dinini yaşayan bir Müslüman, insan sevgisiyle doludur; her inançtan insanı şefkatle kucaklar. Yüce Allah’ın tüm yarattıklarını, başta insanlar olmak üzere, tüm varlıkları; bitkileri, hayvanları sever. İltifatkar, gönül alan, ince düşünceli, klas, kaliteli ve görgülüdür. Olgundur. Laiklikten, ileri demokrasiden ve alabildiğine özgürlüklerden yanadır.

İslam dininde kimseye baskı yoktur. Kimseye kendi ahlak anlayışını, yaşam şeklini dayatma, kimsenin inancına karışma, baskı ve zorlama yoktur. Bilimin en üst seviyesi, sanatın, estetiğin, müziğin, resmin, heykelin en güzeli vardır. İslam Allah aşkıdır, güzel ahlaktır, sıcak bir dostluktur, muhabbettir, akılcılıktır, kalitedir, temizliktir, güzel kokudur, özgürlüktür, barıştır, huzurdur. İslam, dünyayı aydınlatan ışıktır. Maddi ve manevi güzelliklerde en ileri noktanın hedeflenmesi ve yaşanmasıdır. İslam ahlakı budur.

Gençler Peygamberlerimizi Kendilerine Örnek Almalıdırlar

Hz. Adem (a.s.), Hz. İbrahim (a.s.), Hz. İshak (a.s.), Hz. Yakup (a.s.), Hz. Musa (a.s.), Hz. Muhammed (s.a.v.), tüm peygamberler dönemlerinin en seçkin, en kaliteli, en aydın, modern üstü modern insanları olmuşlardır. Bulundukları ortama nur saçmış, hem gözlere hem gönüllere hitap etmişlerdir. Giyimleri, bakımları, zevkleri, akıllarının ve üsluplarının güzelliği kıyamete kadar tüm insanlığa örnektir.

Bugün sadece Mısır, Suriye, Fas, Tunus, Cezayir değil, tüm İslam ülkelerinin sahabe İslam anlayışına yani ultramodern olan, gerçek İslam modeline çok ihtiyacı vardır. Ülkemizde de gençlik artık bağnazlığı değil, kaliteli Müslüman anlayışını görmek istiyor. Bağnaz zihniyetin boğuculuğuna, ağırlığına fikren karşı olan, modern İslam’ı benimseyen bir neslin var olması çok güzel bir gelişmedir. İnşaAllah İslam’la hiçbir ilgisi olmayan bağnazlık hakkında insanların bilgisi arttıkça, yıllardır Müslümanların ezilmesine, acı çekmesine sebep olan bu oyun tümüyle bozulacaktır. Güzel dinimiz İslam’ın insanlara sunduğu güzellikler, içten gelen bir istekle ve sevinçle benimsenecektir.

kaynaklar4

Kuran’ı Yeterli Görmemek Büyük Bir Fitnedir

Bugüne kadar, bir kısım çevreler de fırsattan istifade ederek, Müslümanları bağnaz zihniyetin hakim olduğu olumsuz bir imaja hapsetmeye çalışmışlardır. Bu yanlış imajda laiklik, özgürlük, demokrasi, bilim, sanat, müzik, estetik, kalite gibi güzel olan her şey, sözde İslam’a zıt gibi gösterilmeye çalışılmıştır.

İçerisinde bulunduğumuz bu dönemde ise, artık bu oyunun yavaş yavaş bozulduğunu ve İslam’ın nurlu yükselişini görüyoruz. Çünkü İslam dini iyi insanlarındır, bağnazların değildir. Bağnazlar gerçekte kendi oluşturdukları batıl dine uyarlar ve İslam dinini –haşa- yalnızca kullanmaya çalışırlar. Bu oyunu kökten bozmak için biz inananlara düşen sorumluluk, Kuran’ın güzel ruhunu insanlara tanıtmak ve en güzeliyle yaşayarak örnek olmaktır.

Ücretsiz kitap: Türk İslam Birliğine Çağrı
http://harunyahya.org/tr/Kitaplar/734/Turk-Islam-Birligine-Cagri
adnan oktar turk islam birligine cagri harun yahya kitap

Ücretsiz kitap: Münafıklıkla Mücadelenin Önemi
http://harunyahya.org/tr/Kitaplar/37794/Munafiklikla-Mucadelenin-Onemi

adnan oktar munafiklikla mucadelenin onmei bagnaz yobaz

Müslümanlar Hak Ettiği Değeri Görmeli – Harun Yahya (Adnan Oktar)

adnan oktar musluman deger harun yahya makalesi

 

Herhangi bir gazetenin dış haberler sayfasını alıp baktığınızda ne dikkatinizi çekiyor? Acılar, kavgalar, çatışmalar, ölümler, yokluklara dair haberler neden hep İslam coğrafyasından geliyor diye düşünmüyor musunuz? Müslüman ülkelerde yaşanan insani dram ve acıları dünyanın bu derece olağan karşılaması sizi de şaşırtmıyor mu?

İsterseniz şöyle bir mizansen üzerinde düşünelim. Irak’ta adeta olağanlaşmış olaylardan biri olan bir suikast saldırısının Londra’da gerçekleştiğini varsayalım. Irak’ta bu saldırılarda ortalama her gün 30-40 kişi ölmesine rağmen, Londra’daki hayali olayda hiç kimsenin ölmediğini düşünelim. Londra’daki bu hayali saldırının olduğu gün Afganistan’da, Yemen’de, Somali’de veya Mısır’da da olaylar olduğunu ve Müslümanların hayatını kaybettiğini kabul edelim. Sizce Londra’daki saldırı mı yoksa bu saydığımız ülkelerden birinde hayatını kaybedenler mi daha çok ilgi görür? Londra’da yaşanan bu saldırı sonrasında benzer bir durumun yeniden yaşanmaması için gösterilen gayretle diğer ülkelerde ölümlerin olmaması için gösterilen gayret bir olur mu?

Guantanamo… Ebu Gureyb… Afganistan’da öldürülen Müslümanların parmaklarını “anı” olarak ülkesine götürenler… Baas rejiminin öldürdüğü 120 binden fazla sivil… Suriye’de mülteci konumundaki 6 milyon insan… Mısır meydanlarında namaz kılarken kurşuna dizilen insanlar… Burma’da yakılarak şehit edilenler… Bangladeş’te hukuksuzca hapsedilenler… Doğu Türkistan’da olmadık suçlardan idam edilenler… Özetle çok geniş bir coğrafyada her gün aşağılanan mazlumların yaşadıklarının binde biri Batı’da yaşanıyor olsa dünyanın tepkisi ne olurdu?

Elbette dünyanın hiç bir yerinde tek damla kan dökülmesini, Avrupa’da, Amerika’da veya diğer yerlerde acı verecek bir olay yaşanmasını hiçbirimiz istemiyoruz. Ancak hepimiz yukarıdaki soruların cevabını da gayet iyi biliyoruz. Acı bir gerçek var ki; Müslümanlara yapılan zulümler ve yaşadıkları acılara karşı dünyanın büyük kısmı duyarsız.

İslam coğrafyasında hayatını kaybedenler Irak’ta 100 ölü, Suriye’de 70 ölü, Mısır’da 500 ölü gibi, sadece sayılarıyla bilinirken, Batı’da tek bir insanın başına bir olay gelse tüm dünya o kişiyi ismiyle tanıyorsa bunun üzerinde ciddi düşünülmesi gerekir. Müslümanları, Batı’da bazı kesimlerin ve hatta bir çok Müslümanın dahi gözünde bu derece değersiz kılanın ne olduğunu net olarak ortaya koymak gerekir.

Batı’da, tarihten gelen önyargıların bilgisizlikle birleşmesi şüphesiz önemli etkenlerden biri. 20. yüzyılın ilk yarısının savaşlarla geçmesine sebep olan ve “çatışmayı”, “işgal etmeyi”, “diğerlerini aşağı görmeyi” ön gören ideolojilerin oluşturduğu zihni tahribatın etkisi de tartışmasız bir gerçek. İslam dünyasının mevcut sıkıntılarından kurtulmasının yollarından biri Batı’nın bu sorunlu bakış açısını tamamen terk etmesi. Ancak “bu topraklarda ne kadar acı varsa Batı bize bunları getirdi” demek de adil bir yaklaşım değil.

Müslümanların, “Müslümanlar nasıl böyle değersiz hale geldi?” sorusunun cevabını ararken, “bizim bunda payımız nedir?” diye özeleştiri yapmaları, Batı’nın zihin değişikliği yapıp yapmamasından çok daha hayatidir. Zira, bir toplumun kendi din kardeşlerinin yaşadıklarına duyarsızlaşması farklı kültürlerden ve inançlardan insanın tepkisiz kalmasından kat kat acıdır.

Samimi bir değerlendirme yapıldığında İslam dünyasının siyasi ve ekonomik koşulların ötesinde ruh olarak önemli bir açlıkla karşı karşıya olduğu görülür. Nitekim bu açlık ve eksikliktir önüne çıkan engelleri aşmasına mani olan. Peygamberimiz (sav)’in vefatının ardından yavaş yavaş Kuran’dan uzaklaşan Müslümanlar özlerini, ruhlarını kaybettiler. Kuran’dan uzaklaşmakla oluşan dev boşluğu ise bağnazlık doldurdu.

Kadını ikinci plana iten, insanlara değer vermeyi bilmeyen, görgüsü zayıf, nezaket ve kaliteyi önemli görmeyen, temizliğine özen göstermeyen, anlayışı, toleransı bilmeyen, öz yerine şekle ve kalıba önem veren bu yapı, Müslümanlara tarihin en büyük zararını vermiştir. Sanatı, estetiği, bilimi Müslümanların hayatından çıkarmış ve yozluğun, kabalığın, geri kalmışlığın yerleşmesine sebep olmuştur. Müslüman denildiğinde olgunluk, itidal, sağduyu, akıl, kalite, modernlik, hür fikirlilik akla gelmesi gerekirken bugün Müslüman denildiğinde akla gelen model, Kuran’dan uzaklaşmanın ve bağnazlığın eseridir.

“Müslümandır cahildir”, “Müslümandır sanattan anlamaz”, “Müslümandır şiddet yanlısıdır” gibi onlarca yanlış Müslüman imajı bu bağnazlığın eseridir ve Müslümanlara saygı duyulmasını, değ er verilmesini engellemektedir.

Müslümanı değersiz görüp dilediğince ezebileceklerini sananların bundan vazgeçmelerinde ise, karşılarında görecekleri Müslümanların hali ve tavrı çok büyük bir rol oynayacaktır. Bu nedenle Müslümanların sonradan dinimize yerleştirilen bütün hurafelerden vazgeçip, İslam’ın özüne dönmeleri, Kuran’da bahsedilen kalite anlayışını benimsemeleri, çağdaş, modern, sanata ve bilime önem veren, kadınları ikinci sınıf vatandaş olarak görmeyen bir bakış açısını benimsemeleri hayati önemdedir. İslam alemi yaşanan acıların sebeplerini anlamazdan gelmek yerine vicdanlı davranıp çözüm oluşturmak, üstelik bunu bir an önce yapmak durumundadır.

Ayrıca Müslümanların Allah’ın Kuran’da bildirdiği emre uyarak bir an önce bir birlik oluşturmaları İslam coğrafyasının içinde bulunduğu bu durumdan çıkması açısından hayati önemdedir. Avrupa Birliği benzeri bir ittifakla dev bir güç meydana gelecek, bu birlik Müslümanların duruşunu diğer dünya güçleri karşısında çok kuvvetlendirecektir. Bunun neticesinde de Müslümanlar …ve haklarına tecavüz edildiği zaman, birlik olup karşı koyanlardır…” (26:39) ayetinin gereğini yerine getirmiş olacaklardır. Bu takdirde yukarda bahsettiğimiz gibi Müslümanların hayatının hiçe sayıldığı vakalar son bulacaktır. Batı dünyası, isteklerine boyun eğmek zorunda kalan bir Müslüman dünyası yerine, başı dik,  siyasi ve ekonomik açıdan bağımsızlığını ilan etmiş büyük bir güçle muhatap olacak ve Müslüman dünyasında meydana gelen bu acılar son bulacaktır.

Müslümanlar Kuran’da bildirilen demokrat, özgürlükçü, ilerici ve haysiyetli ahlakı yaşadıklarında, Allah’ı izniyle, Müslümanları ezmeye yeltenenlerin önündeki en önemli manevi set olacaklardır.

Bu makalenin orjinal İngilizce linkini aşağıda bulabilirsiniz:

http://www.thejakartapost.com/news/2013/11/22/muslims-must-be-valued-they-deserve.html

Ücretsiz kitap: Münafıklıkla Mücadelenin Önemi
http://harunyahya.org/tr/Kitaplar/37794/Munafiklikla-Mucadelenin-Onemi

adnan oktar munafiklikla mucadelenin onmei bagnaz yobaz

Mısır’da ne yapılmalı? – Harun Yahya (Adnan Oktar)

adnan oktar misir islam birligi mehdi mursi sisi darbe

 

Mısır’da, sandıkta seçilmiş hükümeti lağvederek demokrasiyi askıya alan ordu, şimdi de kendi meşrutiyetini sağlamak amacıyla “göstericilere meydanları yasaklama” gayreti içine girdi. Müdahale ile yönetime el koyan darbe yönetimleri “mutlak itaat” isteme gibi bir anlayışa sahip olurlar. Bu anti-demokratik ve hukuk dışı bakış açısıyla, halkın protestolarını engellemek için“yaşama özgürlüğü” dahil tüm hürriyetleri halkın elinden alırlar. Darbeciler bu despot ve zalim mantıkla, Mısır’da da olduğu gibi, kendilerini meşru görmeyen halkın kanını oluk oluk dökecek kadar zalimane bir hale gelirler.

Meydanlarda toplanarak “demokratik protesto hakkını kullanan halkı evlerine hapsetme” amacına yönelik, katliama dönüşen müdahale sonucunda geçen hafta hükümete göre 700 kişi öldü, Müslüman Kardeşler yetkilileri ise, 2000 kişiden fazla insanın  şehit edildiğini,  10.000 kişinin de yaralandığını ifade ediyor. Sadece tek bir günde şehit edilen kişilerin toplamı, Hüsnü Mübarek’in devrilmesine kadar geçen 18 gün içinde öldürülen kişilerin toplamına eşit.  İşte bu olaylar sonucunda cunta hükümeti 1 aylık “olağanüstü hal” ilan etti.  Bu durum karşısında bazı Batı ülkeleri endişelerini dile getirdiler. Çünkü herkes çok iyi biliyor ki, Hüsnü Mübarek on yıllarca süren “diktatörlük” rejimini “olağanüstü hal” bahanesini öne sürerek meşrulaştırmıştı. “Olağanüstü Hal” aslında dikta yönetimine geçiş için “daha uygun bir bahane”den başka bir şey değildir.

New York Times’dan David Kirkpatrick Mısır’daki cunta rejiminin 25 şehre atadığı valilerin 19’unun generallerden oluştuğunu yazdı. Bu generallerin arasında, Hüsnü Mübarek döneminde görev yapmış, açıkça Mursi ve taraftarlarını korumayı reddetmiş, hatta onlara silah doğrultmuş kişiler de var.  Öyle gözüküyor ki General Sisi ve onun destekçileri, Hüsnü Mübarek döneminden çok daha baskıcı ve zorba bir yönetim tesis etmeyi amaçlıyorlar. 1952’de Nasır’ın kurduğu dikta rejimi, 2012’de sandıktaki demokratik seçimlerde İhvan’ın başa gelmesiyle son bulmuştu. Şu an halihazırdaki darbe yönetimi açıkça Mısır halkını 60 yıl öncesine geri götürmeyi amaçlıyor.

85 milyonluk Mısır’ın -nüfusu en fazla olan Arap ülkesi-  yüzde 10’unu Kıpti Ortodoks mezhebine mensup Hristiyanlar oluşturuyor. Ancak son günlerde, Kıpti papazın darbeye verdiği destek yüzünden İhvan üyelerinin Kıpti kiliselerine ve valiliklere saldırdığı yönünde yalan haberler yayılıyor. Ve bu konuyla ilgili hiçbir resmi açıklama yapılmıyor.  Örneğin Müslüman Kardeşlerin taraftarları, geçen hafta Hıristiyanları korumak amacıyla Cuma namazını Suhaf kilisesinin önünde kıldılar. Müslüman kardeşlerin Müslüman olmayan azınlıklara yönelik hoşgörülü tutumlarıyla ilgili daha pek çok örnek bulunmaktadır. Bununla birlikte ordu yanlısı Mısır medyası, Müslüman kardeşleri hükümet yanlısı çetelerin provokasyonlarının faili gibi gösteren yalan haberler yayıyor ve gerçekleri saptırıyorlar. Nitekim geçtiğimiz Cuma günü  Müslüman Kardeşler yeni bir açıklama yaptı ve barışçıl gösterilerden asla vazgeçmeyeceklerini bir kez daha ifade etti:

Bizim muhalefetimizin barışçıl olduğunu ve barışçıl olarak devam edeceğini, kendi topraklarımızı, onun kurum ve kuruluşlarını koruyacağımızı birçok kez teyit ettik. Biz her türlü şiddeti, terörizmin her çeşidini ya da mezhep ayrımına dayalı çatışmaları lanetliyoruz. Biz bunların hepsini kınıyoruz.“

Bir önceki makalemde de belirttiğim gibi,  Mursi ve Müslüman kardeşlerin yönetimlerini tekrar tesis etmek yönünde ısrarcı olmamaları gerekmektedir.  Ordu ve İhvan arasında görüşmeler hemen başlamalı ve iki taraf acilen asgari müşterekte anlaşmalıdır.  Halkı oluşturan bütün kesimin; yani Kıpti Hristiyanların, İhvan’a gönül verenlerin, seküler kesmin, Selefilerin, liberallerin ve toplumu oluşturan diğer tüm kesimlerin istekleri göz önünde bulundurulmalı, acilen demokratik bir uzlaşı sağlanmalıdır. Hırsla, kinle ve intikam hisleriyle değil, dostane, sevecen, hoşgörülü ve sabırlı bir yaklaşımla taraflar hakem ülkeler huzurunda ortak bir çözüme yaklaştırılmalıdır. Türkiye Ortadoğu’da örnek olarak gösterilen güçlü bir demokrasi olması sebebiyle taraflar arasında arabulucu rolü oynamaya en uygun ülkedir.

Bu görüşmelerde iki taraf da karşı tarafın makul istekleri olacağını göz önünde bulundurmalı, makul bir koalisyon ve geçiş hükümeti derhal kurulmalı, asker de kışlasına, asli görevi olan dış güçlere karşı ülkeyi koruma görevine dönmelidir. Geçiş sürecinin ardından kurulacak yeni yönetim ise mutlaka bağnazlıktan uzak, modern ve demokratik bir anlayışa sahip olmalıdır.

Karşı oldukları ve ülkenin neredeyse yarısından fazlasına tekabül eden bir grubun katliamlarla yok edilişini büyük bir sevinçle destekleyen bir kitlenin varlığı, bu yapının askeri cunta tarafından eleştirilmeyip hatta yoğun bir şekilde desteklenmesi, Mısır’ın çok daha karanlık bir noktaya gideceğinin göstergesidir. Bir ülkede, farklı görüşe sahip insanlara yönelik şiddeti desteklemek veya sadece seyretmek çok ciddi bir insanlık sorunudur. Örneğin bir twitter mesajında, ordu yönetimi tarafından hunharca işkence edilen ve daha sonra şehit edilen bir hanım kardeşimizin komşusunun bu dehşet sahnesini balkonundan gülümseyerek seyrettiğinden bahsedilmektedir. Mısır Özgürlük ve Adalet Partisi Dışişleri Sözcüsü Abdul Mawgoud Dardery toplumun bir kesiminde oluşan bu tutumu CNN’e verdiği röportajda şu şekilde ifade etmiştir:

Cani ordu kuvvetleri hastaneleri yakıyor, insanları canlı canlı yakıyor. Bu daha önce Mısır tarihinde yaşanmamış bir olay.  Bu kişiler Mısır Ordusu ve Mısır Polis Güçleri ile birlikte kendi vatandaşlarını öldüren Mısırlılar olamaz.”

İşte tüm bu nedenlerden ötürü, Mısır’daki tüm taraflar acilen toplumda sevgi, merhamet, şefkat ve hoşgörüyü vurgulamalı, şiddetin her türlüsünü kınamalıdırlar. Özellikle de Mısır ordusunun barışı, dostluğu ve kardeşliği teşvik etmesi toplumda sevgi ve huzurun yerleşmesi için gereklidir. Şiddeti, kini ve nefreti tırmandırıcı değil, sevgisizlikten kaçınılan bir politika izlenmesi aciliyetlidir.

Şiddet bir ülkeyi adeta boğar, felç eder. Telafisi çok güç hadiselere sebebiyet verir.

Mısır’da bir sevgi ve muhabbet patlaması yaşanmalıdır. Mısır’ın sevginin merkezi olmasına niyet edilmelidir. Şiddeti meşru gören bir muhalefet ruhu ve gerginlikle ancak kan gövdeyi götürür. Bu durumda, Mısır ve Ortadoğu huzura ve barışa kavuşamayacak, bu karışıklık bütün dünyayı da derinden etkileyecektir.

Ücretsiz kitap: Türk İslam Birliğine Çağrı
http://harunyahya.org/tr/Kitaplar/734/Turk-Islam-Birligine-Cagri
adnan oktar turk islam birligine cagri harun yahya kitap