Adnan Oktar: Yunanistan – Türkiye el ele

adnan oktar resimleri yunanistan adnan hoca

Adnan Oktar: Yunanistan – Türkiye el ele

“Allah bizi komşu yapmış. Bu bir ‘işarettir’ Sayın Başbakan… Kendi aramızda didişmeseydik, halklarımız neler başarırdı… Barış ve dostluk içinde yaşasaydık, memleketlerimizi cennete çevirebilirdik…”

Geçen hafta TC Başbakanı Ahmet Davutoğlu’nun Yunanistan ziyareti sırasında Yunan Kontranews gazetesinin kapağında Türkçe olarak Başbakana yazılmış mektuptaki bu sözler oldukça anlamlıydı. Mektupta Davutoğlu’na şu çağrı yapılmıştı:

“…gelin her konuda anlaşalım. Şunu anlayın, sizleri dost ve partner olarak istiyoruz, son 100 yıl boyunca olduğu gibi düşman olarak değil. Birlikte neler yapabileceğimizi düşünün. Nasıl bir güce sahip oluruz. Türkiye, Yunanistan ve Kıbrıs.”1

Bu, Yunan medyasından takdire şayan bir çağrı, özlediğimiz bir temenni. İşte bu temenniyle karşılandı Yunanistan’da Başbakan Ahmet Davutoğlu. Kendisi de temennilerle gitmişti Yunanistan’a. Cumhurbaşkanı Populyas ile karşılaşmasında ilk sözleri şu oldu: “Siz her şeyi değiştirirsiniz ama coğrafyayı değiştiremezseniz. İyi ki komşuyuz”. Gülen yüzler, samimi ve sıcak temenniler ve dostluk ve birlik çağrıları. Kısa bir süre önce Irak Başbakanı El-Abadi ile verilen özlediğimiz dostluk mesajı bu defa Yunan liderleri ile veriliyordu. Türkiye’nin komşularıyla ilişkilerinde gerçekten değişen bir şeyler vardı.

Yunanistan, adeta Türkiye gibidir. Komşulukları sıcaktır, Türk ve Yunan halkları turizmde daima birbirlerini tercih ederler, birbirlerinin TV programlarını izlerler, benzer yemek zevkine, benzer aile ilişkilerine, benzer geleneklere, benzer misafirperverliğe sahiptirler. Türkiye’de Yunan kökenlilerin, Yunanistan’da ise Türk kökenlilerin sayısı çoktur. Türkiye topraklarında Türkler, daima Türk vatandaşı Rumlarla birlikte anılmıştır. Dolayısıyla Türkiye ve Yunanistan, komşu olmanın ötesinde, akrabadır, kardeştir.

Son yüzyıla şöyle bir bakıldığında, komşumuz Yunanistan’la suni anlaşmazlıklar daima dostumuzla aramızı açtı. Doğunun ve Batının dahil olduğu Akdeniz politikaları, geçmişteki hataları canlı tutmak isteyen politikacılar ve adeta kasıtlı şekilde çözülmesine ket vurulan Kıbrıs sorunu, atılacak bütün adımları geri püskürtmüştü. Son dönemde, Güney Kıbrıs’ın Akdeniz’de münhasır bölge ilan etmesinin ve bunun ardından Kıbrıs’ta sismik araştırma için Doğu Akdeniz’e gönderilen Türk gemisinin Kıbrıs Rum yönetimi tarafından tepkiyle karşılanması ve bunun üzerine Kıbrıs müzakerelerinin Rum tarafı tarafından askıya alınmasının, Yunanistan’ı olumsuz etkilememiş olması güzel. Kuşkusuz her iki anavatan da, Kıbrıs sorununun mutlaka çözülmesi ve bunun için müzakerelerin devam etmesi gerektiğini biliyorlar. Nitekim liderlerin görüşmelerinde, bu konuda da bir adım atılacağına dair olumlu mesajlar gündeme geldi. Hatta iki ülkenin, bu sorunun çözümü ile Doğu Akdeniz’deki enerji koridorları konusunda omuz omuza çalışacakları temenniler arasındaydı. Davutoğlu bu pozitif yaklaşımı şu sözlerle ifade ediyordu: “Türkiye ile Yunanistan arasında artık zihnimizdeki birtakım tabular, kalıplarla değil aksine zihnimizi, gönlümüzü en önemlisi de iki ülke arasındaki bütün kapıları açarak yürümeye kararlıyız.”2

Bu kararlılık çok şeyin önünü açabilir.

Bilindiği gibi Yunanistan, 2007’de başlayan ekonomik krizden en fazla etkilenen ülkeler arasında. Ekonomik çöküşün ilk izleri yaşanmaya başladığında Türkiye, Yunanistan’a yardım teklifinde AB’nden bile önce davranmıştı. Tüm bankaların kredilerini kestiği dönemde Türk bankaları, özellikle Yunanlı sanayici ve işadamlarına kredi teklifleriyle geldi. Şu an Yunanistan’da kriz tümüyle bitmiş değil. Halk gerginlik içinde; bu nedenledir ki sokaklar adeta protesto mekanlarına dönüşmüş durumda. Sintagma Meydanı’nda aileleriyle birlikte yatıp kalkan 150 civarındaki Suriyeli mültecinin dramı ise ayrı bir konu. Krizde yalnız bırakılan Yunanistan’ın bütün bunlara çare bulmaya ise gücü yetmiyor.

İşte burada Türkiye devreye girmeli. Kontranews gazetesinin Başbakan Davutoğlu’na mektubundaki şu sözler, bu talebi adeta dillendiriyor: “Bu dönemde biz, yanımızda durmanızı, bir tatlı söz dahi olsa, bize yardım etmenizi isterdik, siz de sorunlara sahip olduğunuzda, bizim de aynısını yapmamız gerekir… Eski bir Yunan atasözü der ki; İlk yardım Allah’tan, ikincisi komşudan.”

Davutoğlu bu çağrıya güzel bir yanıt verdi: “İyi ki komşuyuz.”

Hatırlanacağı gibi hükümet değişirken hedef olarak belirlenen “Yeni Türkiye”, çıkar veya rekabet üzerine değil, “dostluk” üzerine bir birlik köprüsü oluşturmayı öngörüyordu. Bunun başlangıç noktası komşumuz Yunanistan olmalı. Türkiye kuşkusuz ki Yunanistan’a bu zor döneminde yardıma hazırdır. Ama bunun için öncelikle, zaten bir ve bütün olan bu iki ülkenin birleşmesi gereklidir. Bunun için Yunanistan-Türkiye arasındaki sınırların açılması, sınır geçişlerinin kolaylaştırılması, iki ülkenin hemen her konuda ittifak içinde bulunması şarttır.

Türkiye’nin AB üyesi olmaması kuşkusuz Yunanistan açısından adım atmayı zorlaştırmaktadır ve bu gerçek, söz konusu ziyaret sırasında Yunan liderler tarafından da dile getirilmiş ve Türkiye’nin üyeliği için ellerinden geleni yapacaklarını belirtmişlerdir. Fakat şu aşamada, Türkiye’nin AB üyeliği gerçekleşmeden önce de Türkiye-Yunanistan bütünlüğünün ve birleşmesinin müstakil olarak sağlanması için mutlaka girişimlerin yapılması, üstelik bunun acilen yapılması gerekmektedir. Yunan ekonomisinin gelişmesi için Türkiye, son on yıllık deneyimlerini Yunan yetkililerine sunmuştur. Fakat ittifak bununla bitmemeli, komşumuzu bizimle birlikte kalkındırmak ve dost ve akrabalarımızla bir araya gelmek için mutlaka birleşmenin gerçekleşmesi gerekmektedir.

Dünya siyaseti “medeniyetlerin çatışması” ideali üzerine kurulu zalimane bir çıkarcılık merkezi olmak zorunda değil. Bu çıkarcılık politikasının dünyayı ne kadar büyük bir felakete götürdüğü açık. Dünya siyaseti asıl olarak dostluk, sadakat ve vefa üzerine kurulu olmalıdır. Asıl kalkınmayı getirecek olan da dostluk üzerine kurulu olan ittifaklardır, çıkar üzerine olanlar değil. Umarız Türkiye-Yunanistan ittifakı bunun için önemli bir örnek olur. Türkiye, Yunanistan için geçmişte sürekli didiştiği bir hasım değil; “benim komşum iyi ki Türkiye” dediği gerçek bir dost olarak anılmalıdır.

1. http://www.yurtgazetesi.com.tr/dunya/yunan-medyasindan-davutogluna-turkce-karsilama-h66843.html
2. http://m.yeniakit.com.tr/yazarlar/kenan-alpay/psikolojik-bariyer-ve-harekatlarin-tasfiyesi-8755.html

Adnan Oktar’ın Arab News’de yayınlanan makalesi:

http://www.arabnews.com/columns/news/673551

arab news_adnan_oktar_love_thy_neighbor

arab news_adnan_oktar_love_thy_neighbor3

http://www.harunyahya.org/tr/Makaleler/195732/Yunanistan—Turkiye-el-ele

Adnan Oktar: ABD Ortadoğu’da Bir Kuzey Kore İnşa Etmemeli

adnan oktar ortadogu amerika kuzey kore adnan hoca a9 tv

Adnan Oktar: ABD Ortadoğu’da Bir Kuzey Kore İnşa Etmemeli

Kobani’de yaşanan çatışmalar, ABD ve Avrupa’nın PKK’ya karşı tavrının nasıl olması gerektiğini yeniden gündeme taşıdı. Doğru strateji geliştirebilmek için durumu doğru değerlendirmek gerekir. Ne var ki ABD’nin attığı adımlar, bir takım yanlış değerlendirmelere sahip olduğunu gösteriyor.

IŞİD’le mücadelede asla unutulmaması gereken iki önemli gerçek vardır. 1. IŞİD’in şiddeti silahlı mücadeleyle son bulmaz. Tam tersine her bir hava saldırısı, her bir askeri hareket IŞİD’in daha güçlenmesine ve gelişmesine sebep olur. 2. PKK da tıpkı IŞİD gibi şiddeti yöntem olarak benimsemiş, hatta IŞİD’den çok daha fazla insanın ölümüne sebep olmuş eli kanlı bir terör örgütüdür. Yani Kobani’de, bir tarafta Kuran’dan uzaklaştığı için şiddete başvuran IŞİD, diğer tarafta Allah’sız, dinsiz, aile ve ahlak kavramlarını reddeden ve terörü vazgeçilmez olarak gören PKK vardır. Bir terör örgütüne karşı diğerinin desteklenmesi ise ne akla mantığa ne de vicdana uygun bir stratejidir.

Bir çok komünist yapılanma gibi PKK da propaganda tekniklerini etkili olarak kullanmaktadır. Leninist propaganda taktiklerinin temeli olan ajitasyon ve yalan, PKK propagandasının da temelini oluşturur. Bu propagandanın etkisi altında kalan veya ideolojik olarak PKK’ya yakınlık duyan bazı sol kesimler, özellikle son dönemlerde, Batı basınında PKK’yı sözde topraklarını savunan kahramanlar ordusu gibi göstermektedir. Oysa PKK ne tüm Kürtlerin temsilcisi ve koruyucusudur ne de kahramandır. PKK yıllarca gerilla taktikleri kullanarak, yani korkak ve sinsi yöntemlerle, Türk askerine karşı mücadele etmiştir. Ancak ovada yüz yüze bir grupla mücadele edecek tecrübeye, daha da önemlisi cesarete sahip değildir. Bu nedenle, IŞİD’e karşı Suriye’de kara savaşı yürütebilecek en son grup PKK’dır. Nitekim, IŞİD’in Kobani saldırılarının başladığı günlerde kadınları, çocukları ve yaşlıları bırakıp kaçmaları; PKK yöneticilerinden Cemil Bayık’ın “Kobani’de coğrafi koşullar bizim çarpışmamız için uygun değil” açıklamaları bu gerçeği teyit etmektedir.

Saddam’dan Daha Fazla Kürt Öldürmüş olan PKK Kürtlerin Temsilcisi Değildir.

ABD’de hakim olan yanlış kanaatlerden biri de PKK’nın Kürtlerin temsilcisi olduğu düşüncesidir. PKK yurt dışında etkin propaganda gücü olduğu için böyle bir imaj oluşmaktadır. Oysa Kürtlerin sosyo-kültürel yapıları, PKK gibi bir örgütü kabullenmelerini en baştan imkansız kılar. Kürtler dindar, aile bağları güçlü, geleneklerine sadık, sevecen ve barışsever bir halktır. PKK ise tüm dinlere karşı, Allah’sız, aileye karşı, ahlaki değeri olmayan bir örgüttür. Dolayısıyla Kürtlerin isteyerek ve gönüllü olarak PKK’yı benimsemesi mümkün değildir. PKK’nın Kürtler üzerindeki hakimiyeti baskı ve zorla oluşturulmuş bir hakimiyettir.

PKK 1980’lerde adını Türklere değil Kürtlere yaptığı terör eylemleri ile duyurmuştur. Strateji olarak önce Kürtler arasında dehşet salmayı, bu yolla güç tesis etmeyi  benimsemiştir. İlk hedefi, kendisine muhalif veya alternatif olan diğer Kürt örgütler ve siyasi hareketler olmuştur. Bunları acımasız cinayetlerle bertaraf ettikten sonra, sivil Kürt halkına yönelmiş ve eylemleriyle “Biz burada devletten daha güçlüyüz, bizim yanımızda olmazsanız size yaşam hakkı tanımayız” mesajını vermiştir. Bugün de hala aynı tutumuyla Kürtlerin bir kısmını etkisi altında tutmaktadır.

PKK’nın kadın çocuk ayırt etmeden masum Kürt halkını hedef alan eylemlerinden bazıları şunlardır:

20 Ağustos 1987’de Mardin’de Şehmus Arık isimli Kürt vatandaşın evini basıp kalaşnikoflarla katliam yapan PKK’lılar 2’si kadın, 3 çocuğu öldürdü. 4 aylık Hamza öldürüldüğünde beşikte uyuyordu.

9 Temmuz 1989’de Diyarbakır’ın Kırım Köyü’ne baskın düzenleyen PKK’lıteröristler 3 yaşındaki bir kız çocuğunu da öldürdü.

10 Mayıs 1988’de Mardin’in Nusaybin ilçesinde 15 sivil Kürt vatandaşı öldüren PKK 6 çocuğa da acımamıştı. Kız bebeklerden birisi beşiğinde uyurken katledilmişti.

10 Haziran 1990’da Şırnak’ın Çevrimli Köyü’ne saldıran PKK 27 sivili katletti. Teröristlerin öldürdüğü 27 kişinin 11’i ise çocuktu.

19 Ağustos 1992’de Diyarbakır’ın Lice ilçesine sivil vatandaşlara saldıranPKK kundaktaki bir bebeği de makineli tüfekle taradı.

22 Ekim 1993’de Siirt’te 22 Kürt vatandaşımızı katleden PKK’nın hedefinde yine kadın ve çocuklar vardı. Baskında 13’ü çocuk ve 9’u kadın sivil insanlar hunharca katledildi.

24 Temmuz 1994’de Van’da Atabinen Köyü’nü basan PKK’lı teröristlerin hedefinde yine kadın ve çocuklar vardı. 6 kadını yataklarında katleden PKK, annelerinin yanında uyuyan 3 bebeği de öldürdü.

Görüldüğü gibi PKK’nın lideri Öcalan’ın “bebek katili” ismini alması varsayımsal değil, somut örneklerin neticesinde gelişen bir durumdur. Burada sadece bir iki örneğini verdiğimiz bu şiddet tırmanarak gelişmiş, 1980 ve 90’larda Türkiye’de aktif olan derin devlet yapısının (Ergenekon Terör Örgütü) da desteğiyle PKK Kürtler üzerinde şiddete dayalı hakim güç haline gelmiştir.

PKK terörü sebebiyle Türkiye’de hayatını kaybedenlerin sayısı ise 40 bini geçmiştir. Şehit olan Türk asker, polis, öğretmen ve diğer devlet görevlilerinin yanı sıra, bu 40 bin kişinin büyük çoğunluğu Kürtlerdir. Özetle on binlerce Kürdü terörle yok eden PKK, bölgedeki en büyük Kürt düşmanlarından biridir. Kürt halkı PKK belasından tam anlamıyla kurtulacağı günleri özlemle beklemektedir.

Komünist Terörün Karanlık Yüzü: Örgüt İçi İnfazlar

Lenin, Stalin, Mao, Pol Pot gibi tüm komünist liderlerin ortak yönlerinden biri, muhaliflerine karşı acımasız tutumlarıdır. Komünist ülkelerin tarihi sadece liderden ve politbürodan farklı düşündükleri için esir kamplarına sürülen milyonlar, acımasızca katledilen on binler, siyasi suikastler, sokak ortasında halka açık gerçekleştirilen işkencelerle doludur. Kendisini 21. yüzyılın Lenin’i olarak gören Öcalan’ın tarihinde de, beraber yola çıktığı arkadaşları da dahil olmak üzere, binlerce muhalifin kanının izi vardır.

Abdullah Öcalan’ın bizzat kendi mahkeme ifadelerine, PKK yöneticilerinin açıklamalarında ve örgütten ayrılanların beyanlarına göre, PKK’nın örgüt içi infazla öldürdüğü insan sayısı 15 ila 17 bin arasında değişmektedir. Bu kişilerin bazıları toprağa gömülüp başından vurularak, bazıları ailelerinin yanında kurşunlanarak, bazıları üzerlerine asit atılarak katledilmişlerdir. Daha da ötesi, bu cinayetler PKK yanlısı basın organları tarafından “ajanlar hak ettikleri cezayı aldı” üslubuyla adeta gururla yayınlanmıştır.

PKK üyeliğinden 10 yıl cezaevinde kalan Aytekin Yılmaz,  örgüt içi infazları anlattığı “Yoldaşını Öldürmek” adlı kitabında, bu cinayetlerin PKK mensupları tarafından halay çekilerek kutlandığını anlatır:

“Ben iki olayda halay çekildiğini gördüm. Biri 1990’lı yıllarda gerillalar (PKK mensupları) karakol basıp 20-30 askeri öldürdüğündeydi. Bana korkunç gelirdi. İkinci halay da yoldaşlarını öldürdükten sonra çekilen halaydı.”

Bu  acımasız cinayetlerden bazıları şöyledir:

PKK’nın kurucularından olan Ordulu Haki Karer’in zaman zaman öne çıkması Öcalan’ı rahatsız etti. 18 Mayıs 1977’de, Gaziantep’te bir kahvehanede şüpheli bir şekilde vuruldu.

PKK Avrupa Sorumlusu Çetin Güngör, örgütün kongresinde yöneticilerin faaliyetlerini eleştirdi. Ajan olduğu gerekçesiyle 1984’te Stockholm’de öldürüldü.

12 Eylül darbesinde yakalanıp 11 yıl Diyarbakır Cezaevi’nde kaldıktan sonra tahliye olan Ali Rıza kod adlı Mehmet Çimen, Almanya’da üst kademeyle görüş ayrılığına düştü. Suriye’ye çağırıldı. Örgüt kararıyla banyo küvetinde üzerine asit dökülerek infaz edildi.

Örgütün kurucu isimlerinden olan ve Erzincan-Tunceli sorumluluğu yapan Yıldırım Merkit, ajan-işbirlikçi ilan edildi. Romanya’da uğradığı silahlı saldırı sonucu öldürüldü.

PKK’nın kuruluş aşamasında yer alan Kani Yılmaz (Faysal Dumlayıcı) Öcalan yakalandığında Avrupa’da yer bulamamasının sorumlusu olarak gösterildi. İki PKK ajanının aracına yerleştirdiği bomba ile 10 Şubat 2006’da öldürüldü.

PKK genel sekreter yardımcılığına kadar yükselen Mehmet Şener, ajan olduğu suçlamasıyla iki tetikçi tarafından kurşunlandı. (Mehmet Şener, Paris’te öldürülen Sakine Cansız’ın nişanlısıydı.)

PKK’nın kurucu üyelerinden Ali Ömürcan, Lübnan’da Cemil Bayık tarafından sorgulanarak idam edildi.

PKK’nın III. Kongresi’nde genel sekreter birinci yardımcılığına getirilen Halil Kaya, Öcalan’ın talimatıyla kurşuna dizildi.

Bunlar gibi yaklaşık 17 bin insan öldürüldü. Bu insanların bir çoğunun ölümü tarihe faili meçhul olarak geçti. Oysa failler meçhul değildi, gayet iyi biliniyordu. Örneğin 1986 yılında Almanya’da hazırlanan bir iddianamede, bu infazların emrinin Öcalan tarafından verildiği Savcı tarafından kayda geçilmişti.

Türkiye’de solun önemli isimlerinden biri olan ve yaklaşık 18 yılını cezaevinde geçiren İsmail Beşikçi PKK tarafından öldürülen binlerce insanın ve yakınlarının durumunu şöyle anlatır:

“PKK içinde, Mehmet Şener gibi yüzlerce infaz var… Oğulları, kızları kendi arkadaşları tarafından, PKK tarafından infaz edilenler ise bir sessizliğe gömülmüş, hayattan tamamen kopmuşlardır. Bu aileler için başvurulacak bir makam yoktur… PKK, örgütlerinin isimlerinde, yazılarında, konuşmalarında, ‘demokratik’ sözcüğünü çok kullanıyor. Bu sözcüğü çok kullanarak demokrat olduğu izlenimini yaratmaya çalışıyor. Demokratik ulus, demokratik vatan, demokratik özerklik vs. sözcüklerini sık sık kullanarak demokrat olamazsınız. Demokrat olmanın tek ölçütü vardır. O da ifade özgürlüğüdür. İfade özgürlüğü yaşama geçmeden demokrat, demokratik olamazsınız.”

Görüldüğü gibi PKK mensupları kendi arkadaşlarını dahi zerre tereddüt etmeden katledebilecek bir ahlaksızlığa sahiptir. Ve bu zihniyete sahip bir örgütün herhangi bir şekilde “demokratik”, “ekolojik”, “kadına değer veren” bir sistem kurması mümkün değildir. PKK’nın kuracağı tek sistem tıpkı Kuzey Kore gibi ruhsuz, acımasız, despot bir sistemdir.

PKK, ABD ve Batı’nın Bölgede Güveneceği Laik Bir Yapı Değil, Dünyayı Kana Bulayacak Komünist Bir Terör Örgütüdür

Son dönemlerin sıkça duyulan propaganda cümlelerinden biri de “PKK, Batı’nın bölgede güvenebileceği tek demokratik, laik yapılanmadır” safsatasıdır. PKK’nın demokratik olmak bir yana, en küçük bir eleştiriye dahi öldürerek cevap verdiğini yukarıda örnekleriyle gördük. PKK’nın “laik” olduğu iddiası da Batılı halkların PKK’ya sempati duymasını sağlamak için seçilen özel bir üsluptur. Böylece Batı’ya, “Ortadoğu’daki aşırı, radikal İslami örgütlere karşı size benzeyen bir tek biz varız” mesajı verilmektedir. Oysa PKK laik değildir, din düşmanıdır. Sadece İslam’a değil, Hristiyanlığa ve Museviliğe de düşmandır. Laiklik halklara ibadet ve inanç özgürlüğü sağlar ve en güzel, en doğru hali Kuran’da tarif edilmiştir. Kuran’a göre her insan dilediği gibi dinini yaşamakta özgürdür. PKK’nın öngördüğü sistemde ise her insan Marksist Leninist Stalinist dogmaya göre yaşamak zorundadır.

Öcalan, “Lenin 1900’de ne ise ben de 21. yüzyıl sosyalizmini temsil ediyorum, reel sosyalizmle savaşarak, emperyalizmle savaşarak yeni sosyalizmi inşaa ediyorum.”[1] diyen bir insandır. Örgütü PKK için belirlediği yolu ise şöyle anlatır: “MARKSİST-LENİNİST TEORİ ÇOK İYİ ÖZÜMSENMELİDİR. Önder kadrolar sık sık Marksizm’e müracaat etmeli, Marksizm’in uygulanmasını başlangıç şekli yapmak için bu öğretiyi gerçekten özümsemeliler…”

Bazı yorumcular ise PKK’nın artık Marksist Leninist Stalinist ideolojiyi terk ettiğini sanmaktadır. Oysa, “Bir adım ileri iki adım geri” Lenin’in takipçilerine öğrettiği en önemli taktiklerden biridir ve PKK da şu anda bu taktiği uygulamaktadır. Öcalan, PKK’nın 13. kuruluş yıldönümü mesajında şunları söyler:

“Sosyalizm yıkıldı, komünizm yıkıldı” diyenlere en iyi cevap olarak, ‘tam tersine, KOMÜNİZMİN EN GÜÇLÜSÜ, EN DOĞRUSU, EN YÜCESİ PKK’DE GERÇEKLEŞMİŞTİR’ diyoruz.”

Örgütün sözde bayrağından orak çekiç sembolünü çıkarmış olması, PKK’nın komünist bir terör örgütü olduğu gerçeğini değiştirmez. Dağa çıkan her genç silah kullanmayı öğrenmeden önce aylarca süren Marksist Leninist ideolojik eğitimden geçirilir. Bu eğitimin izi, örgüt mensuplarının kullandıkları dilden ve anlattıkları dünya idealinden de rahatça görülmektedir.

Bu somut durumu anlamazlıktan gelmek ise feraset kapanmasına ve ciddi hatalar yapılmasına sebep olur. PKK şu anda menfaatçi bir tutum izlemekte ve umduğu desteği alabilmek için kendisini Batı’ya sempatik göstermeye çalışmaktadır. Batı’da bazı kesimler de kendi menfaatleri için PKK’yı kullanılabilir bir araç olarak değerlendirmektedir. Ancak komünist bir grubu “araç olarak” kullanmak amacıyla güçlendirmenin nelere mal olabileceği iyi hesap edilmelidir. İdeolojisi ve inancı her ne olursa olsun, şiddeti savunan bir grubun eline silah vermek o silahın bir gün umulmayan yerlere yönelmesine de zemin hazırlamaktır. PKK’nın elindeki silahlar da bölgede komünist bir Kürt devleti kurulmasına bu devletin de aşama aşama tüm bölgeyi yutmasını sağlayacaktır. Bir yanda Asya’da Kuzey Kore’yi etkisiz hale getirmeye çalışırken diğer yandan dünyanın en hassas bölgesine yeni bir Kuzey Kore inşa etmenin bedeli çok ağır olacaktır. Ortadoğu için bir model aranıyorsa en ideal model 90 yıllık istikrarlı yapısıyla, vicdanıyla, AB yolundaki gösterdiği gayretle Türkiye’dir. On binlerce genç insanı ölüme gönderen PKK değildir.

PKK Şiddetten Vazgeçmedi

Türkiye’de yaşananları yakından takip etmeyenler ya da olayları önyargı ile değerlendirenler, PKK’nın şiddeti bıraktığı yanılgısına sahipler. Türkiye Hükümeti’nin terörün son bulması için bir çözüm süreci yürüttüğü doğrudur. Ancak bu süreçte PKK’nın şiddeti durdurduğu bilgisi doğru değildir. Çözüm sürecinin başladığı tarihten sonra da, PKK’nın eylemleri devam etmiştir.Haziran 2013’e kadar 154 eylem yaptığı bilinmektedir. Bunlar arasında, yol kapamak, yolu açmak isteyen güvenlik görevlilerine ateş açmak, iş yerlerini ve iş makinalarını yakmak, hidro elektrik santrallerine, karakollara, polis araçlarına silahlı saldırı düzenlemek, mayın patlatmak, okul yakmak, haraç kesmek, işçileri, öğretmenleri, savcıları ve askerleri kaçırmak gibi eylemler bulunmaktadır.[2] Haziran 2104 tarihinden itibaren ise bu eylemlerde belirgin bir artış olmuştur.

Ekim ayının başında ise, 2 gün içinde, PKK tüm Türkiye’yi yakıp yıkmaya kalkışmıştır. 6-8 Ekim olayları olarak adlandırılan bu kalkışmada 35 ilde anarşi çıkmıştır. 40 kişi hayatını kaybetmiştir. 2 emniyet görevlisi şehit olmuştur. 221 sivil, 139 güvenlik görevlisi yaralanmıştır. 212 okul binası, 67 emniyet binası, 25 kaymakamlık binası, 29 parti binası, çocuk yuvaları, Kızılay kan merkezleri, belediye binalarının aralarında olduğu 780 bina, bütün toplam olarak da 1113 bina yakılmış veya tahrip edilmiştir. Şiddet eylemlerinde özel araçlar, belediye araçları, ambulanslar ve polis araçları yakılmış ve toplamda 1177 araç kullanılamaz hale getirilmiştir.

Kalkışma sırasında 17 yaşında gençleri sokak ortasında linç ederek öldüren PKK’lıların öfke ve nefret ruhu, otopsi raporunda iyice açığa çıkmıştır. [3] Gençlerin üzerinde onlarca bıçak darbesi, kurşun yarası, ezilme tespit edilmiştir. Bir kişi üçüncü kattan aşağı atılmış, birinin cesedi yakılmış, birinin boğazı kesilmiştir. IŞİD’in boğazlarını keserek insanları öldürmesine tepki gösterenlerin, PKK’lıların 17 yaşında gençleri önce linç edip, 3. kattan aşağı atıp, sonra yakıp sonra da boğazını kesmesini görmezden gelmesi vicdan yaralayıcı bir durumdur. PKK şiddeti bıraktı diyenlerin, PKK’nın gelecekte işleyeceği cinayetlerde suç ortağı konumunda olacaklarını bilmeleri gerekir.

PKK’ya silah verilmesi gerektiğini savunan ve bu konuda Türkiye’ye baskı yapanlar gözlerinde şöyle bir tabloyu canlandırmalı: El Kaide ABD eyaletlerinde sokak gösterileri yapsa, mesela New York’ta binaları ateşe verse, etrafa kurşun yağdırsa, Amerikan polisini öldürse, ABD’nin vereceği karşılık nasıl olurdu? ABD’ye “Neden El Kaide’ye yardım etmiyorsun?” diye sorulması ne kadar mantıksızsa, Türkiye’ye de “Neden PYD/PKK’ya yardım etmiyorsun?” diye sorulması aynı derecede mantıksızdır.

Kaldı ki, Kobani nüfusunun %99’u (Yaklaşık 192 bin Kobanili Kürt) şu an Türkiye’dedir. Türkiye tarafından tüm siviller savaş alanından alınmış ve kurtarılmıştır. PYD’nin yaralıları halen Türkiye’de tedavi olmaktadır. Suruç Devlet Hastanesi tamamen Kobani’den gelen yaralıların hizmetindedir. Türkiye olaylar başladığından beri Kobani’ye yüzlerce yardım kamyonu göndermiştir. Kendisine düşman diyen, silah doğrultan bir örgütün mensuplarına yaralı oldukları için tedavi imkanı sağlayan Türkiye, adalet, merhamet ve koruyuculuk anlayışıyla tüm dünyaya örnek olmuştur. Türkiye’yi bu alanda desteklemek ve teşekkür etmek gerekirken, akıl almaz mantıklarla baskı altında tutmaya çalışmak doğru bir yöntem değildir.

PYD ve PKK Birbirinden Bağımsız Değildir

Buraya kadar örnekleri ile anlattığımız PKK şiddeti, PYD’nin Kuzey Suriye’de nasıl bir sistem kurmak istediğinin de habercisidir. PYD ve PKK’yı birbirinden ayrı yapılar gibi gösterenlerin aksine, PYD tam olarak PKK’nın bir uzantısıdır. PYD Eş Başkanı Salih Müslim, Öcalan’ın yanında yetişmiş kişilerden biridir. Tüm PYD toplantıları Öcalan posterleri eşliğinde gerçekleştirilir. Kuzey Suriye’de kurulan sözde akademilerde gençlere ve kadınlara verilen eğitim “Öcalan ideolojisi”dir. PYD’nin iç ve dış tüm stratejisini belirleyen isim de Öcalan’dır.

PYD de tıpkı PKK’nın ilk yıllarında olduğu gibi Kuzey Suriye’deki örgütlenmesini muhalif diğer Kürtleri yok ederek güçlendirmiştir. Barzani taraftarlarını ve farklı düşüncedeki diğer Kürtleri ya tutuklamış, ya sürgün etmiş ya da öldürmüştür. PYD baskısına karşı gösteri yapan sivil halkın üzerine ateş açmıştır. PYD’nin dindar Kürt halkının üzerinde kurduğu tahakküm sebebiyle halkın bir kısmı, IŞİD tehlikesi gündeme gelmeden çok önce topraklarını terk etmiş ve Kuzey Irak’a sığınmıştır. Türkiye’ye Suriye’den gelen ilk mülteci gruplarından biri de PYD’nin zulmünden kaçan Kürtler olmuştur. PYD’nin halka ve muhaliflere yönelik despot tutumu HRW ve Crisis Group raporlarında da kapsamlı olarak yer almıştır. Siyasi suikastlar, cinayetler, işkenceler PYD’nin idealindeki dünyanın nasıl kan ve acı dolu olduğunu göstermektedir.

Sonuç:

ABD, IŞİD’e karşı stratejisini belirlerken iki bela arasında seçim yapmak mecburiyetinde değildir. Akılcı ve doğru bir yaklaşım ile tüm belaları, kimseye zarar vermeden etkisiz hale getirmek mümkündür. PKK’nın IŞİD’le baş etmesi hem askeri hem siyasi hem de sosyolojik olarak mümkün değildir. PKK bölgenin değerlerine tamamen yabancı, Marksist Leninist Stalinist ideolojiyle hareket etmektedir. Bölge üzerindeki etkisi uyguladığı şiddete dayalıdır. IŞİD ise, her ne kadar Kuran’a uygun olmasa da, bölgede etkili olabilecek bir fikri yapıya sahiptir. Buna karşı alınabilecek tek etkili çözüm, IŞİD’in fikri yapısının yanlışlığını bölge halklarına anlatmak, yani İslam’a sonradan dahil edilmiş hurafelere karşı Kuran’ın gerçeğini anlatmaktır.

IŞİD’i yok etmeyi planlarken;

· Bölge insanlarını PKK/PYD gibi Marksist Leninist Stalinist bir yapının inisiyatifine bırakmak,

· Havadan bomba yağdırmak,

· Ölümleri başka ölümlerle ortadan kaldırmaya çalışmak,

· Türkiye’nin bölünmesine zemin hazırlamak Ortadoğu’nun on yıllar boyunca kargaşa içinde kalması demektir.

Ve böyle bir kargaşa sadece Ortadoğu’yu değil tüm dünyayı içine alıp yutabilir. Ne ABD ne Kanada ne Avrupa topraklarında huzur ve güvenlik kalır. Böyle bir felaketin gerçekleşmesini engellemek için;

·  Şiddetin her türlüsüne karşı tavır konulmalı,

·  PKK terör örgütü ve uzantılarını güçlendirecek stratejilerden kaçınılmalı,

·  IŞİD’in ideolojisine karşı bir an önce fikri mücadele başlatılmalı,

·  Silahla çözüm aramaktan tamamen vazgeçilmeli,

·  Ve en önemlisi bu mücadeleyi en etkili şekilde gerçekleştirebilecek doğru insan bulunmalıdır. [4]

http://newsrescue.com/usa-must-build-north-korea-middle-east/#ixzz3MlSPyTAz

news%20rescue-usa%20must%20not%20build

http://www.harunyahya.org/tr/Makaleler/195746/ABD-Ortadogu%E2%80%99da-Bir-Kuzey-Kore-Insa-Etmemeli-

Komünist Kürdistan Tehlikesi
http://harunyahya.org/tr/Kitaplar/146212/Komunist-Kurdistan-Tehlikesi
komunis tkurdistan tehlikesi recep tayyip erdogan akp ak parti adnan oktar

Komünist Çin’in Zulüm Politikası ve Doğu Türkistan
http://harunyahya.org/tr/Kitaplar/779/Komunist-Cinin-Zulum-Politikasi-ve-Dogu-Turkistan
komunist cin dogu turkistan recep tayyip erdogan akp ak parti adnan oktar

Terör Sevgiyle Yok Edilir
http://harunyahya.org/tr/Kitaplar/957/teror-sevgiyle-yok-edilir
adnan oktar pkk teror sevgiyle yok edilir kitap basbakan recep tayyip erdogan

Komünizm Pusuda
http://harunyahya.org/tr/Kitaplar/781/Komunizm-Pusuda
komunizm pusuda komunist ak parti akp gezi parki adnan oktar recep tayyip erdogan

Adnan Oktar: Yemen Başarısız Devlet Olmayı Hak Etmiyor

adnan oktar resimleri yemen adnan hoca harun yahya a9 tv

Adnan Oktar: Yemen Başarısız Devlet Olmayı Hak Etmiyor

Devletler dev bir organizmaya benzer, o nedenle de zaman zaman hasta olabilirler. Günümüzde, iç savaş, yoksulluk, doğal afet ve bulaşıcı hastalık gibi nedenlerle hukuk ve sosyal düzeni kısmen ya da tamamen çöken devletler mevcuttur. Bu devletler sağlıklarını yitirmiş olmalarına rağmen bir hayalet gibi dünya haritasında yer almaya devam ederler. Uluslararası ilişkilerde bu tip devletler “başarısız devletler ya da çökmüş devletler” olarak isimlendirilmektedir.

Başarısız devletlerin en belirgin özelliklerinden biri sürüp giden iç savaşların varlığıdır. Çökmüş devletlerin en belirgin özelliği ise güçlü devletlerin aksine dış sınırlarını kontrol edememeleri ve yabancıların müdahalelerine maruz kalmalarıdır. Devlet başarısızlığının bir başka göstergesi ülkede suç oranının artması; ülkenin ve halkın güvenliğinin sağlanamamasıdır. Bir diğer özellik hükümetlerin güçsüz ve zaaf içinde olmasıdır. Başarısız devletler, yalnızca çok az kişinin faydalanabildiği ekonomik fırsatlar sağlar; yöneticiler ve onlara yakın olanlar hızla zenginleşirken halk yoksulluk içinde yaşar.

Sadece son birkaç ayda Yemen’de yaşananlar çökmüş devlet olarak tanımlanan ülkelerin yaşadıkları sorunlar ile bir paralellik arz ediyor.

Ülke içinde yaşanan Husi ayaklanması, El Kaide’nin eylemleri, S. Arabistan, ABD ve İran’ın Yemen’e müdahaleleri ve ayrılıkçı Güney Hareketi’nin Rusya’dan yardım istemesi ülkede önemli bir otorite boşluğu yaşandığını gösteriyor.

Son olarak Sana’da İran Büyükelçisi Seyyid Hasan Nam’ı hedef alan bombalı saldırı Yemen’deki olumsuz koşulların devamını isteyenlerin varlığının açık bir göstergesi. Bilindiği üzere bir diplomatın değil bombalı saldırıya maruz kalması, hakkında yasal bir soruşturma bile yürütülmesi bile imkânsız. Kasım başında Aden kentinin Hormaksar semtinde Cuma namazına katılanlar ülkenin içinde bulunduğu siyasi bunalımdan sıyrılarak ‘bağımsızlık çığlıkları’ atılması çağrısında bulundu. Kuzeydeki Ensarullah Hareketi’nin ilerleyişini (Husiler) kabul etmeyen Güney Hareketi destekçileri de Aden için ”bağımsızlık” istedi.

Ülkenin içindeki bu karışıklık önemli asayiş sorunlarının da yaşanmasına yol açıyor. 25 milyon nüfuslu Yemen’de sivillerin elinde 60 milyon silah olduğu dikkate alınırsa ülkede sık sık şiddet olayları ve çatışmaların yaşandığını anlamak daha kolay olur.

Silahlı gruplar, kışlaları basıp, taraftarlarını silahlandırıyor, ele geçirdikleri silahların bir kısmını da satıyorlar. Bu nedenle ülkede kişi başına 2’den fazla silah düşer oldu. Artık işi ticarete döküp, bu işten geçimini sağlamaya başlayanlar bile mevcut.  Silah ticari neredeyse gat ticareti kadar yaygın hale gelmeye başladı.

Yaşananlar Yemen’i sadece güvenlik alanında değil, ekonomik alanda da bir istikrarsızlık sarmalına sürüklüyor. Yemen’in 2011 yılından beri hızla içine girdiği ekonomik darboğaz, alım gücü düşük olan halkın daha da yoksullaşmasına neden oluyor. Uzun zamandır süren olumsuz koşullar nedeniyle gıda fiyatları yükseliyor. Bununla birlikte başkent Sana’daki sebze meyve halleri, manavlar ve süpermarketlerde durgunluk gözleniyor.

Ülkede siyasi istikrarsızlığın devam edeceği öngörüleri ve bu yıl içinde ilk kez enflasyonun iki haneli rakamlara çıkması, gelecek adına karamsar bir tablo oluşturuyor. Yemen’de kişi başına günlük alım gücü 4 dolar. Bu uluslararası ortalamalara göre oldukça düşük bir rakam olmasına karşın, daha da düşme eğiliminde. Çünkü temel gıda maddeleri üzerinde büyük bir yüksek fiyat baskısı var. Yemen’de yabancı yatırımlar durmuş durumda, Nüfus artmaya devam ederken, işsizlik oranı da sürekli yükseliyor.

Tüm bunlar Bahhah Başkanlığındaki yeni kabinenin önündeki en önemli sorunlardan biri. Sorunların çözümü için çok yoğun bir çaba gösterilmesi gerektiği açık. Hükümetin devletin sarsılan otoritesinin yeniden sağlanması yönünde çalışmalar yürütmesi Yemen için son derece hayati bir öneme sahip.

Bu otoritenin sağlanması ise herkesin demokrasiye inanması ve birbirinin haklarına, seçilmiş olanlara saygı duymasından geçiyor. Ülkenin çıkarları gözetilerek muhalefetle birlikte edildiğinde, her kesimden insanı içine alacak, herkesi kucaklayacak bir yönetim anlayışı geliştirildiğinde ülkedeki sorunlar da çözülme sürecine girecektir.

Yemen’de huzur ve sükûnet, demokrasinin gereklerinin yerine getirilmesi ve ister Sünni, isterse Zeydi olsun Yemen’de yaşayan insanların tümünün devlete ve onun tüm birimlerine gösterecekleri saygı ve güvenle sağlanabilir.

Tabi ki en başta Kuran ahlakına göre yaşayan bir toplum oluştuğunda huzurun en yüksek derecede yaşandığı bir ortam da tesis edilmiş olacaktır. Böyle bir ortamda insanlar her türlü anarşi ve terör eyleminden uzak duracaklar, muhalif düşüncelerde de olsalar ülkenin çıkarları söz konusu olduğunda birlikte hareket edebileceklerdir.

Yemen’de yapılması gereken kargaşaya yol açacak her türlü hareketten kaçınılmasıdır. Çünkü Allah Kuran’da iman edenleri “bozgunculuktan” men etmiştir. Bu konuyla ilgili bir ayette şöyle buyrulmaktadır:

…Allah’ın verdiği rızıktan yiyin, için ve yeryüzünde bozgunculuk yaparak karışıklık çıkarmayın.  (Bakara Suresi, 60)

Adnan Oktar’ın National Yemen’de yayınlanan makalesi:

http://nationalyemen.com/2014/12/07/yemen-doesnt-deserve-to-be-a-failed-country/

national yemen_adnan_oktar_not_failed_country

http://www.harunyahya.org/tr/Makaleler/195254/Yemen-Basarisiz-Devlet-Olmayi-Hak-Etmiyor

Adnan Oktar: AB’yi Ekonomik Çöküntüden Rusya Ve Türkiye Kurtarabilir

adnan oktar resimleri rusya turkiye avrupa birligi adnan hoca

Adnan Oktar: AB’yi Ekonomik Çöküntüden Rusya Ve Türkiye Kurtarabilir

1957 Roma Antlaşmasından bu yana, Avrupa devletleri daha yakın bir birliğe sahip olmak için adımlar attılar. Sadece ekonomik anlamda değil, sosyolojik anlamda da Avrupa halklarının daha yakınlaşmasını ve kaynaşmasını sağlamak için sürekli kararlar alındı ve bir disiplin çerçevesinde bu kurallar uygulandı. Fakat günümüzde geçerli olan global çerçevede Avrupa Birliği ülkelerinin gerçek anlamda müreffeh olabilmeleri için mutlaka Rusya ve Türkiye ile ortak hareket etmeleri gerekiyor.

2007’de başlayan global ekonomik kriz, Batı ülkelerinin Orta Doğu’ya yönelik askeri faaliyetleri ve birçok ülkeye uygulanan ciddi yaptırımların hepsinin toplamı Avrupa Birliği ekonomisine ciddi bir darbe vurdu. Nüfusu sürekli yaşlanan Avrupa Birliği ülkelerinde endüstriyel atakları destekleyebilecek genç ve kalifiye nüfus giderek azalıyor. Eurozone ülkelerinde işsizlik yeni rekorlar kırıyor ve 2013 Nisan ayı itibariyle [1] işsizlik oranı %12,2’yi bulmuş durumda. Derinleşen işsizlik sorunu AB ülkelerinin sosyal dokusunu da değiştirmeye başladı. Genç Yunanlıların üçte ikisinin işsiz olması muhtemel bir kayıp jenerasyon oluşturma tehlikesi taşıyor. Sorunlarını halletmek için iyice kendi içine dönen AB ülkeleri, eski kıtada kendilerini dünyadan soyutlayarak birşey kazanabiliyor gibi görünmüyorlar. Papa da Avrupa Parlamentosu’nda yaptığı konuşmasında Avrupa’nın yaşlı ve bitkin bir yapıya büründüğüne [2] dikkat çekti. Katolik ruhani liderin alışılmışın dışına çıkıp liderlerin işsizlik sorunununa bir çözüm bulmasını istemesi ve bunu yaparken insani ölçüler içinde iş imkanı oluşturmalarını talep etmesi dikkat çekti. Ne de olsa bu başarısız politikaların sonucu ahlaki dejenerasyona varıyor ve AB’nin ekonomik nedenlerden dolayı Suriyeli mültecilere yardımını tamamen kesmesine kadar uzanabiliyor. İşte bu nedenle Papa Avrupa Birliği’nin içinde bulunduğu durumu “Akdeniz’in büyük bir mezarlığa dönmesine izin veremeyiz.” şeklinde ifade etti.

Avrupa Birliği’nin bu şartlar altında Ukrayna krizi üzerine Rusya ile bağlarını kesme kararı ne birliğe ne de Rusya’ya bir fayda sağlamadı. Rusya’nın kendini koruma refleksi ekonomik yaptırımlarla ve diplomatik baskılarla son bulmayacaktır.. Aynı şekilde Avrupa Birliği’ne cevap veren Rusya’nın da özellikle meyve, sebze başta olmak üzere tüm gıda ihracatına AB ile devam etmemesi, zaten son derece hassas olan AB ekonomisine ciddi bir darbe vurdu. Oysa tarafların birbirlerinin haklarına saygılı olacağına dair garanti vererek güven ortamını tesis etmeleri mümkün.

İki tarafın da büyük birer güç oldukları göz önünde bulundurulursa, mücadelenin devam etmesi durumunda bu durumdan alınan yaraların sarılması uzun yıllar alacaktır. Oysa Avrupa Birliği, Rusya ile ortak hareket ederek, birbirleri için ortak iş imkanları oluşturarak, ticari anlaşmalar yaparak ve hedef gösterilen bazı kalemler için kota uygulamasını kaldırarak bu darboğazdan kurtulabilirler.

Avrupa Birliği’nin Rusya’yı ve Türkiye’yi birliğe almamak için öne sürdüğü bazı nedenlerin kendilerine göre makul gerekçeleri olabilir. Fakat bu durum tüm bölgenin ekonomisini kalkındırmak, mutlu toplumlar inşa etmek ve ihtiyaç içindeki insanlara yardımcı olmak maksadıyla ortak hareket etmeyi engellememelidir. Hem Türkiye’nin hem de Rusya’nın genç nüfusu, her ne kadar oran olarak bir düşüşte olsa da, Avrupa Birliği ülkeleri ile karşılaştırıldığında oldukça yüksektir.

Avrupa Birliği’nin Rusya ile yakınlaşmasında Türkiye kilit bir rol oynayabilir. 2020 hedefi olarak ticaret hacmini 100 milyar dolar olarak belirleyen, birçok konuda ortak yatırımlara, projelere imza atan Rusya ve Türkiye politik farklılıklara rağmen nasıl yakın ilişkiler kurulabileceğini dünyaya örnek olarak göstermektedir. Diplomaside başarının temel unsurlarından biri de farklılıkların değil ortaklıkların vurgulanmasıdır. Suriye, Karabağ gibi birçok konuda ciddi anlamda farklı yaklaşımlara sahip olan Türkiye ve Rusya, Ukrayna konusunda Rusya ile anlaşamayan AB ülkelerine canlı bir model oluşturmaktadır.

Avrupa Birliği’nin Rusya ile ortak hareket etme kararı alması ve Rusya’yı yalnızlaştırma politikasından vazgeçmesi, Rusya’nın Ukrayna üzerindeki baskıları azaltması açısından da faydalı olacaktır. Yani muhtemel bir üye olan Ukrayna’ya Rusya tarafından yapılan ekonomik ve sosyolojik baskıları hafifletecek ve üyelik aşamasında ortaya çıkan engellerin aşılmasına yardımcı olacaktır.

Avrupa Birliği ve Rusya arasında nasıl 1994 yılında bir ortaklık ve işbirliği antlaşması imzalandı ise, bugün de aynı konuma geri dönülebilir. Taraflar arasında siyasi diyalog, ticari yatırımlar ve enerji dâhil olmak üzere daha kapsamlı ve bağlayıcı bir anlaşma olması, AB ve Rusya halklarının da daha iyi kaynaşmasına vesile olacaktır. Bu aynı zamanda Rusya için de demokratik atılımları çabuklaştıracak ve sosyal yapıyı daha dengeli bir tabana oturtacaktır. Hem AB’nin içinde bulunduğu ekonomik durum, hem Rusya’nın giderek yalnızlaşması sorununu ortadan kaldırmak sanıldığı kadar zor değildir. Bu konuda Türkiye bir kilit oyuncu olarak görev alabilir.

Adnan Oktar’ın English Pravda’da yayınlanan makalesi:

Adnan Oktar: Kıbrıs’ta barış olmadan enerji kaynakları kullanılamaz

adnan oktar resimleri kibris enerji kaynaklari adnan hoca a9 tv

Adnan Oktar: Kıbrıs’ta barış olmadan enerji kaynakları kullanılamaz

Son dönemde Türkiye-KKTC-Güney Kıbrıs Rum Yönetimi (GKRY) ile yaşadığı enerji sorunu üzerine Türkiye bölgeye sismik araştırma ve savaş gemileri gönderdi. Türkiye’nin bu hamlesine karşı GKRY’nin 7 Ekim’de aldığı BM müzakere sürecinden çekilme kararıyla yeni bir kriz oluştu.

An itibariyle adanın hem kuzeyi hem de güneyi çok ciddi ekonomik sıkıntı içinde. Bu ekonomik sıkıntılara bir de adanın güneyinde yaşanan su sorununu da eklersek sorunlar en üst seviyede seyrediyor. Ada’da GKRY ekonomik kriz nedeniyle çökmüşken, KKTC ise ambargo yüzünden gelişememektedir.

Son dönemde ada çevresinde bulunan yeni enerji kaynakları ise adada yaşayan her iki toplumun da ekonomik sorunlarını kısa sürede çözecek miktarda. Yeter ki adada yaşayanlar anlaşıp birlik olabilsinler.

Kıbrıs’taki su sorunu ise Türkiye’nin adaya döşediği 80 km.’lik boru hattı sayesinde en az önümüzdeki 50 yıl için çözülmüş durumda. Bu su kaynağı sayesinde KKTC tarafındaki 4824 hektarlık arazinin tarıma açılması da sağlanacak. Adaya sağlanan su miktarı güneyin de ihtiyacını sağlayabilecek kapasitede.

Aslında adayı zengin bir gelecek beklerken şu an her iki tarafta da halklar yokluk içindeler. Ada halkının bu enerji yataklarını doğru kullanabilmesi için adada barışın sağlanması şart.

Doğalgaz konusuna geri dönersek adanın güneyinde “Afrodit” adı verilen 12. parselde zengin doğalgaz yatakları mevcut. GKRY tarafı bu gazın tamamen kendilerine ait olduğunu iddia ederken Türkiye uluslararası sözleşmelere dayanarak çıkan gazdan elde edilecek gelirin adadaki her iki topluma eşit bir şekilde adaletle dağıtılmasını istiyor. Türkiye, Doğu Akdeniz’de en uzun deniz sınırına sahip ülke. Bu yüzden uluslararası deniz hukukuna göre, “Münhasır Ekonomik Bölge” olarak bölge sularında da hâkimiyet için en büyük alan hakkı Türkiye’nin. Bu noktada GKRY’nin doğalgaz sondajı yaptığı alan ile Türkiye’nin hak iddia ettiği alan çakışıyor. Türkiye GKRY’nin sondaj hamlesine karşılık Barbaros Hayrettin Paşa sismik araştırması gemisi ile eşliğindeki 3 savaş gemisini bölgeye gönderdi.

GKRY doğalgazı çıkarabilse bile bu gazı Avrupa’ya ulaştırabilmek için Türkiye’ye ihtiyacı var. Çünkü Güney Kıbrıs’tan Yunanistan’a bir boru hattı inşa etmek çok pahalı ve zaman alıyor ayrıca GKRY’nin böyle bir finansman gücü de yok. Türkiye üzerinden ulaşım ise çok ekonomik ve pratik. GKRY, ikinci alternatif olarak gazı sıvılaştırıp Avrupa’ya ulaştırabilir ama bu tesisi yapacak parası da yok.

GKRY yönetimi eğer gazı ihraç etmek ve KKTC’deki su imkanlarından faydalanmak istiyorsa, Türkiye ve KKTC ile anlaşmak zorunda. KKTC tarafı da adadaki sorunlara karşı yapıcı olmak zorunda. Gaz gelirlerinin adil bir şekilde paylaşılması için yapıcı davranmalı.

GKRY’nin Ada’nın tek sahibi olduğunu düşünerek enerji kaynakları gelirinin tamamını istemesi çok yanlış. Kıbrıs’ın ihtiyacı yeni gerginlikler değil barıştır. Bu barışın temini için gerekli ortam her iki kısım tarafından da sağlanmalıdır.

Bir kez daha tekrar etmek gerekirse, Kıbrıs’ta yöneticiler güç kavgalarından vazgeçerek vatandaşlarını düşünmeliler. Kıbrıs’ta yaşanacak toplumsal barış sadece ada halkını kalkındırmakla kalmayacak Doğu Akdeniz havzasındaki diğer ülkelere de yansıyacaktır. Bugün GKRY tarafından Türkiye’ye karşı oluşturulan İsrail-Mısır-GKRY üçlüsü eğer elindeki enerjiyi verimli bir şekilde Avrupa’ya ulaştırmak istiyorsa aralarına Türkiye’yi de almak zorundadır. Bu dört ülkeden oluşacak bir konsorsiyum ise birlik içinde hareket ederlerse hem ekonomilerini güçlendirirler hem de bölgede sorun çıkaracak ülkelere ve yeni yapılanmalara karşı ekonomik yaptırım gücü oluşturabilirler.

Kıbrıs’ta Türkiye’siz bir çözüm olamayacağı gibi GKRY’siz de çözüm olmaz. Kıbrıs’ta her iki toplumun birlik ve barış içinde yaşayacağı bir sistem ivedilikle kurulmalı.

Kurulacak unsurun da ana teması belli: Ne Rumlar azınlık olsun, Ne de Türkler.

Adnan Oktar’ın Daily Mail’de yayınlanan makalesi:

http://dailymailnews.com/2014/12/01/energy-sources-cannot-be-used-unless-peace-is-attained-in-cyprus/

daily mail_adnan_oktar_cyprus_energy_sources

http://www.harunyahya.org/tr/Makaleler/195260/Kibris%E2%80%99ta-baris-olmadan-enerji-kaynaklari-kullanilamaz-

Adnan Oktar: Avrupa Ülkeleri Yaşadıkları Mülteci Akını Karşısında Neler Yapabilir?

adnan oktar resimleri adnan hoca a9 tv multeci akimi

Adnan Oktar: Avrupa Ülkeleri Yaşadıkları Mülteci Akını Karşısında Neler Yapabilir?

Açık denizin ortasında küçük bir tekneye sığışan aç ve susuz onlarca insan…

Bir nehri ya da dikenli telleri geçmek pahasına verilen canlar…

Tam kurtulduk dedikleri anda karşılaştıkları küçük düşürücü muamele…

Son birkaç yılda Avrupa’ya iltica etmeye çalışanların yaşadıklarının kısa bir özeti bu cümleler. Son yıllarda Avrupa büyük bir göç dalgasına maruz kalıyor. Bunun nedeni kimi zaman ekonomik kimi zaman güvenlik.

Yaşadıkları yerlerdeki geçim zorlukları güvenlik endişesi ile birleşince, insanlar daha müreffeh, daha güvenli gördükleri yerlere göçüp buralarda yaşamak istiyorlar. Çoğu zaman bu göç ülke içlerinde yaşanıyor, ancak Arap Baharı ve küresel kriz gibi faktörler bu göçlerin giderek daha fazla miktarda sınır aşırı olmasına yol açıyor.

İspanya, Malta ve İtalya Kuzey Afrika’dan, Yunanistan Ege Denizi ve Trakya’dan,  Almanya ise Balkanlardan çok sayıda göçe maruz kalıyor. Türkiye ise Suriye ve Irak’tan rekor seviyede göç almış durumda.

Türkiye İspanya, İtalya, Yunanistan ve Almanya’dan daha az gelişmiş olmasına karşın mültecileri reddetmiyor ve onlara çok daha iyi imkanlar sunuyor. Yakın geçmişte Türkiye’deki mülteci kamplarını ziyaret eden BM’in iyi niyet elçisi Angelina Jolie “Türkiye’nin, bu insanların gelmesine izin vermesi ve geri dönmeye zorlanmayacakları güvencesi vermesini sağlayan açık kapı politikasından dolayı minnettarım”1 diyerek bu durumu takdir etmişti. Papa Francis de Kasım ayı sonunda Türkiye’ye yaptığı ziyarette Türkiye’nin bu tavrını övmüş ve uluslararası camiayı Türkiye’ye yardım etmeye davet etmişti.

Avrupa ülkelerine baktığınızda benzer durumu görmek neredeyse imkânsız. İtalya artık açık denizde mülteci taşıyan teknelere kurtarma operasyonu yapmayacağını açıklarken, Yunanistan Türkiye sınırında oluşturacağı hendekler ve duvarlar ile mültecilere engel olmayı planlıyor. Almanya ise Balkan ülkelerinden gelen mültecilere engel olmak için mülteci yasası ve kabul koşullarında değişiklik yaptı. Benzer bir değişiklik İsviçre’deki iltica yasasında yaşandı. İsviçre’de sertleştirilen yasa %78,5 gibi büyük bir oranla halk tarafından onaylandı.

Mülteci konusunda yaşanan tek sorun iltica başvurularının ve kabulünün zorlaştırılması değil. Türlü zorluklar çekerek sınırları ve denizleri aşan mülteciler kendilerini bir Avrupa ülkesine attıklarında da sıkıntıları sona ermiyor. Birçok Avrupa ülkesi kapasitesinin çok üstünde gelen mülteci akını nedeniyle baskı altında. Ancak bu durum oralarda yaşanan insan hakları ihlâllerini, hiçbir şekilde haklı göstermeye yetmiyor.

Pek çok mülteci Avrupa ülkelerinde kötü muameleye, hakarete ve aşağılamalara maruz kalıyor. Uluslararası Af Örgütü’nün bir tanıtım filmindeki mültecinin Siz Avrupalılar hayvanlara iyi davranıyorsunuz. Lütfen bize hayvanlarınıza davrandığınız gibi davranın. Biz ölüyoruz”2 sözü yaşanan gerçekleri özetliyor.

Avrupa Adalet Divanı, geçtiğimiz haziran ayında Malta’yı Somalili bir mülteciye tazminat ödemeye mahkûm etti. Bu kararın gerekçesi ise mültecinin, sınır dışı edilmek amacıyla tutulduğu hapishanede, aylarca aşırı sıcağa veya soğuğa katlanmak zorunda kalması, mültecinin dışarı çıkmasına da izin verilmemesiydi. Adalet Divanı, yargılama sonunda kararın, aşağılayıcı ve insan onuruna yaraşmayan muameleden dolayı verildiğini açıklamıştı.3

Avrupa’da mültecilerin yaşadıklarına bir diğer örnek Euronews’in internet sitesinde “Avrupa’da mültecilere içler acısı muamele4 başlığı ile yer aldı. Olay Almanya’da bir mülteci kabul ofisinden elde edilen görüntülere dayanıyor. Görüntülerde iki güvenlik görevlisi kahkaha atarken içlerinden biri ayağıyla, elleri kelepçeli Cezayirli göçmenin kafasını eziyor. ‘Vurmayın’ diye bağıran mülteci pislik içindeki bir yatak üzerine zorla yatırılıyor.

Avrupa’daki demokrasi ve insan hakları seviyesi ile uyuşmayan bu durum yargı organlarınca verilen kararlar sayesinde ortadan kaldırılabilir. Gerek ulusal mahkemeler, gerekse Avrupa İnsan hakları Mahkemesi gibi uluslararası mahkeme kararlarının mültecilerin durumunun iyileştirilmesine yardımcı olacaktır. Tabi bunun içi bilhassa ulusal mahkemelerin adil ve tarafsız çalışması gerekiyor.

Bir diğer çözüm yolu ise Malta gibi küçük ülkelerin diğer AB ülkelerince desteklenmesi. AB göçmenler için insan onuruna yaraşır konaklama yerlerini finanse etmeli, gözetim evleri açmalı. Göçmenlerin içindeki kadınlar, çocuklar ve bakıma muhtaçlar, insani kriterlere uygun biçimde AB ülkelerine dağıtmalı. Ayrıca mültecilere sınırlarını kapatmak yerine, denetimli yasal geçiş yolları açılmalı. Bu sayede her yıl yüzlerce insanın açık denizleri ya da nehirleri geçerken ölmelerinin önüne geçilebilir. Ayrıca mülteciler hakkında yapılan ilk iş onları hapse atmak olmamalı. Bunun için de mevzuatların ve yasaların değiştirilmesi gerekiyor. Ancak sorunun kökten çözümü, bu gibi maddi tedbirlerin manevi eğitimle güçlendirilmesiyle mümkündür. Sadece kendi rahatını, kendi huzurunu düşünen bencil ahlakın, paylaşmayı, fedakarlığı temel alan, insanlara sevgi ve şefkatle yaklaşan bir bakış açısıyla değiştirilmesi gerekiyor. Bunun için de hem devlete, hem sivil toplum kuruluşlarına hem de medyaya çok büyük bir görev düşüyor. Çok yönlü bir kampanyayla sevgi ve yardımlaşma ahlakını diriltmek mülteci sorununu çözmede en önemli adım olacaktır.

Referanslar:

1.    http://www.sabah.com.tr/gundem/2011/06/19/turkiyeye-minnettarim

2.    http://www.sosyalhizmetuzmani.org/avruba_birligi_unutmamali.htm

3.    http://www.dw.de/abnin-m%C3%BClteci-sorunu/a-17015520

4. http://tr.euronews.com/2014/10/03/avrupa-da-multecilere-icler-acisi-muamele/

Adnan Oktar’ın Daily Mail’de yayınlanan makalesi:
daily mail_adnan_oktar_european_countries

 

Adnan Oktar: Şengal’den Kobani’ye PKK Propagandasının Yükselişi ve Çöküşü

adnan oktar pkk kobani isid adnan hoca a9 tv

Adnan Oktar: Şengal’den Kobani’ye PKK Propagandasının Yükselişi ve Çöküşü

IŞİD tehdidi Suriye’nin ardından Irak’a yöneldi ve Batı devletlerinden zayıf da olsa bazı sesler yükselmeye başladı. 3 yılı aşkın süredir devam eden Suriye iç savaşına hiç bir müdahalede bulunmayan Batı’nın bu tutumu PKK’yı desteklemesi bakımından oldukça dikkat çekici. Üstelik bunun için her türlü çaba da harcanıyor. Örneğin hemen Batı toplumunun desteğini kazanmak amaçlı görünen bir “Şengal Operasyonu” düzenlendi.

IŞİD’den kaçan Ezidilerin Şengal Dağlarına sığınması ile birlikte önce Amerikan Hava kuvvetleri Ezidilere acil yardım malzemelerini havadan ulaştırdı, sonra da yoğun bombalama ile Ezidilerin Türkiye’de ulaşabilecekleri bir koridor açıldı. Bu esnada karada Ezidilere yol gösteren PKK/PYD birlikleri, sanki bu koridoru açan “kahraman savaşçılarmış” gibi gösterildi ve Ezidilere “sizi Abdullah Öcalan kurtardı” telkini yapıldı. Güvenliğe ulaşan Ezidiler dünya medyasına röportaj verirken kendilerini kurtaranın Abdullah Öcalan ve PKK olduğu şeklinde bilgi verdiler.

Bir adada hapis durumda olan ve hiç bir operasyon imkanı olmayan Abdullah Öcalan ile birlikte hareket eden Marxist-Leninist komünist terör örgütü PKK ‘halkların dostu’ gibi lanse edildi. Aslında yeni plan belli olmuştu. Amerika Birleşik Devletleri ve Avrupa Birliği ülkeleri PKK’yı planları dışında ortaya çıkan IŞİD’e karşı kullanacakları yeni piyonlar olarak belirlemişlerdi.

Eğer Batı IŞİD’e karşı PKK’yı silahlandırmaya kalkar, bu durumda PKK’nın büyük bir hezimete uğrayacağı çok açıktı. Çünkü PKK gibi dağlarda kalleş terör eylemleriyle hareket eden bir örgüt olarak düzenli ordulara ancak vur-kaç tekniği ile zarar verebilir, hedefindeki orduyu yorabilir ve kayba neden olabilir. Fakat bu sefer karşısındaki hedef yine bir gerilla birliğiydi ve gerilla savaşının temel itici gücü olan ideoloji anlamında kendilerinden kat kat güçlüydü. Elinde Irak ve ABD ordusuna ait çok gelişmiş silahlar vardı. Sonunda Kobani’de PKK daha önce hiç görmediği bir yenilgi aldı ve çok yüksek sayıda teröristin ölümüyle gücünü önemli anlamda yitirdi. Bu şekilde Amerika’nın daha önce Afganistan’da, İran’da ve Güney Amerika’da yaptığı gibi ‘terör örgütleri destekleyerek bölge kontrolü’ politikasının bir kez daha çöktüğünü görmüş olduk.

Türkiye olarak hemen yanıbaşımızda Suriye iç savaşı 3.5 yıldır devam ediyor ve yüz binlerce masum insan Esad’ın bombaları ve rejim birliklerinin saldırılarıyla hayatını kaybetti, sayısı 6 milyonu aşan mülteci ortaya çıktı. Fakat bütün Suriye’nin tamamı için Kobani’deki PYD/PKK savaşçılarını kurtarmak için yapılan propagandanın küçük bir bölümü bile yapılmadı. Aynı şekilde, IŞİD uzun süredir Rakka’da varlığını sürdürüyor. Birçok Suriye bölgesini ele geçirip Irak’a geçti ve hem Irak’ta hem Suriye’de Kürtlerin yoğunlaştığı onlarca köyü kontrolü altına aldı. Ama Kobani’de yaşanan panik diğer bölgelerin hiçbirinde yaşanmadı. Peki Kobani’yi bu kadar önemli kılan ne?

Kobani’de gerçek anlamda Batı’yı ilgilendiren hiçbir şey yok aslında. Kobani’deki halkın ezici çoğunluğu, yani 182.000 sivil, Türkiye’nin uyarısı ile IŞİD henüz kantona gelmeden Türkiye’ye geçti ve şu an güvenlikteler. Kobani’de sadece YPG’nin canlı kalkan olarak kullanmak istediği, bu nedenle de Türkiye’ye gitmelerine izin vermediği çok çok az sayıda sivil var. Kobani’de petrol yok ve stratejik açıdan Komünist Kürdistan hayalinin yıkılması dışında Batı’yı ilgilendiren hiçbir şey de yok. Bu durumda diğer bölgelerde IŞİD’in öldürdüğü Kürtler, binlerce Şii Arap Irak askeri, Suriyeli Arap direnişçiler konusunda niçin Batıdan bir ses çıkmadığı elbette merak konusu.

Batı devletleri, PKK’nın artık terörü desteklemeyeceği, PKK’nın demokrasi yanlısı olduğu, bir Kürdistan kurulursa bunun İsrail dostu olacağı, PKK’nın kadınlara değer verdiği gibi Maocu propaganda taktiklerinin tamamına inanmış durumdalar. Oysa bölgede PKK’nın kontrolünde bir Komünist Kürdistan kurulduğu takdirde bu devlet sadece İsrail’in değil kapitalist Batının da baş düşmanı olacaktır. PKK gibi bir terör örgütünün silah bırakması asla mümkün değildir, bu onların tüm ideolojik altyapılarına, varoluş amaçlarına aykırıdır. Marksist, Leninist bir terör örgütü olan PKK’nin gerçek yüzü geçtiğimiz hafta Türkiye’de gerçekleştidikleri ve 40’a yakın insanın vahşice katletilmesi, devlet mallarının, dükkanların, araçların yakılması, yıkılması ve yağmalanmasıyla sonuçlanan kanlı eylemlerden de açıkça anlaşılmaktadır. PKK şiddeti tek yol olarak gören, kalleş bir terör örgütüdür, Batı’ya sempatik gözükmek için yaptıkları propagandanın ise hiçbir gerçek yönü yoktur.

IŞİD elbette bir tehlikedir, fakat PKK tüm dünya için IŞİD’den daha büyük ve daha yakın, her Batı ülkesinde yapılanmış bir tehlikedir. Batı devletlerinin PKK’nın kendisini masum gösteren propagandasına kanmaması gerekmektedir. Bu grubun hemen her ülkede terör örgütü listesine alınmasına neden olan gerçekler bugün de geçerlidir. Stratejik gerçekler de bunu kanıtlamaktadır. IŞİD sorunu PKK gibi kanlı bir terör örgütünün ortaklığıyla, bombalarla, silahlarla değil ancak fikri bir mücadeleyle çözülebilir. Aksi, yani şiddet sadece daha fazla şiddet getirecektir.

Adnan Oktar’ın Urdu Times Gazetesinde yayınlanan makalesi

urdu times_adnan_oktar_pkk_propaganda

http://www.harunyahya.org/tr/Makaleler/194563/Adnan-Oktar-Sengal%E2%80%99den-Kobani%E2%80%99ye-PKK-Propagandasinin-Yukselisi-ve-Cokusu

Adnan Oktar: Güçlü Devletler Çıkarlarını Korumak İçin İnsani Müdahaleyi Bahane mi Ediyorlar?

adnan oktar resimleri adnan hoca islam birligi a9tv

Adnan Oktar: Güçlü Devletler Çıkarlarını Korumak İçin İnsani Müdahaleyi Bahane mi Ediyorlar?

IŞİD terör örgütü nedeniyle Suriye ve Irak’ta yaşananlar, uluslararası ilişkilerin en tartışmalı kavramı olan insani müdahaleyi bir kere daha dünya gündemine getirdi.

Uluslararası hukukta devletlerin egemenlik haklarına saygı esastır, devletlerin iç işlerine müdahale edilemez. İnsani müdahale uluslararası hukukun bu esasına karşı istisnai bir durum arz eder. İnsani müdahale kavramı, en basit tanımıyla bir veya birkaç devletin, başka bir devlete karşı geniş çaplı insan hakları ihlallerini önlemek amacıyla kuvvet kullanmasıdır.

İnsani müdahale tanımı itibariyle net ve iyi niyetli görünse de beraberinde pek çok tartışmalı hususu da getirir. Bu hususları şöyle belirtmek mümkündür:

İnsani müdahale ulusların çıkarcı yaklaşımlarını gizleme yöntemi midir?

İnsani müdahalenin çok tartışılan bir konu haline gelmesine neden olan ana husus müdahaleyi gerekli kılacak koşullardaki belirsizlik ve şüphedir. Bugün tüm devletler kendi ulusal çıkarlarını gözeten politikalar izlemektedirler. Bu durum daha başlangıçta bazı ülkelerin bir ülkeye insani gerekçelerle müdahalesini tartışılır kılmaktadır. Libya’ya yapılan müdahalenin sadece Libyalıları Kaddafi zulmünden kurtarmak olmadığı aşikârdır. Müdahalede bulunanların Libya’daki vatandaşlarını kurtarmak, Libya’nın petrol gelirlerinden pay almak ya da Kaddafi sonrası dönemde ihalelere girebilmek gibi ulusal çıkarları insani müdahale kavramının arkasına gizlenmiştir.

İnsani müdahale çifte standarda mı tabidir?

Özellikler Arap baharı sonrası ve öncesi dikkate alınacak olursa insani müdahalenin reddedildiği, hatta hiç seçenek olarak dikkate alınmadığı birçok ciddî insanî kriz örnekleri mevcuttur. Bunun nedenleri, müdahale edebilecek durumdaki ülkelerin ulusal çıkarlarını tehlikede görmemesi, bu müdahalenin sonucunda petrol, değerli maden gibi çıkarlar elde edilemeyecek olması ya da medyanın ihlallere ilgi göstermemesi olabilmektedir. Bu durum insanî müdahale kavramını siyasî ve ahlâkî açıdan tartışılır bir hale getirmektedir.

Libya’da Kaddafi’ye karşı koalisyon güçleri insani gerekçelerle müdahalede bulunmuştur. Ancak aynı ülkeler Suriye’de Libya’dakinden çok daha vahim bir durum olmasına karşın Esad yönetiminin yaptığı zulme devam etmesine göz yummaktadırlar.

ABD, kitle imha silahlarının varlığını gerekçe göstererek Irak’ı işgal etmiştir. Bu silahların Irak’ta olmadığı ortaya çıkınca Irak halkını Saddam’dan kurtararak özgürleştirmek ve demokrasi ile yönetimi tesis etme gerekçelerini ileri sürmüştür. Ne var ki işgalden bugüne kadar Saddam döneminde çok daha fazla can kaybı yaşanmış, Ebu Gureyb Cezaevi’nde Saddam dönemini defalarca aşan işkenceler yapılmıştır. Irak demokrasi ile yönetilen istikrarlı bir ülke haline gelmek şöyle dursun, çok büyük bir kargaşa, çatışma ve bölünmeye sürüklenmiştir.

Öte yandan Kosova ve Bosna’da son derece haklı olarak insani müdahaleler gerçekleşirken, buralardakine benzer koşullar ortaya çıktığı için Türkiye’nin Kıbrıslı Türkleri kurtarma operasyonu işgal olarak kabul edilmiştir.

Türkiye’de PKK terör örgütü 30.000’den fazla kişiyi öldürmüş, evleri ve işyerlerini yakıp yıkmıştır. Tüm bunlar olurken Batı ülkeleri uzunca bir süre Türkiye’nin PKK’ya karşı müdahale taleplerini duymazdan gelmiş, hatta Türkiye’nin PKK teröristlerine yönelik tutumunu eleştirmiştir.  Son aylarda ise Suriye’nin Kobani kentindeki PKK-PYD ve IŞİD arasındaki çatışmaya müdahale etmediği için Türkiye Batı dünyasından büyük bir baskı görmektedir. Hatta bu çatışmaya askeri anlamda dahil olmadığı için Türkiye NATO’dan atılmakla bile tehdit edilmektedir. Alman dışişleri Bakanı Kobani’ye karadan müdahalenin şart olduğunu, ama Alman gençlerinin kıymetli olduğu için böyle bir müdahaleye katılmayacaklarını açıklarmıştır. Aynı bakan bu demecinin hemen arkasından Türk askerlerinin ve Arap askerlerinin müdahale etmesi gerektiğini söyleyebilmiştir.

Tüm bu örnekler insani müdahalelerin arkasında safi iyi niyetten başka şeyler olduğunu, hatta uluslararası ilişkilerde bir çifte standardın varlığını açık bir şekilde göstermektedir.

İnsani Müdahale ile ilgili diğer sorular, diğer sorunlar

İnsani müdahalenin kavram olarak içeriği ile ilgili sorunların yanında teknik sorunlar da mevcuttur. Müdahale hangi ihlaller hangi yoğunluğa ulaştığında gerçekleştirilecektir, müdahale hangi ülkelerle, ne şekilde gerçekleştirilecektir? Müdahalenin meşruiyeti nasıl sağlanacaktır? Müdahale ne zaman sonlanacaktır? Müdahalenin maliyetleri nasıl karşılanacaktır? Dünya üzerinde yaşanan örneklere bakıldığında tüm bu soruların farklı olaylarda farklı cevaplar bulduğu görülmektedir.

Haklı olup olmadığının ötesinde “insani müdahalenin kendisinin insani olmaması durumu” tehlikesi mevcuttur. Irak ve Afganistan’a müdahalelerin insani gayelerle gerçekleştirildiği söylenmişse de, müdahaleler nedeniyle yüz binlerce masum sivil ölmüş, milyonlarca kişi evini yurdunu terk etmek zorunda kalmıştır.

Bugün IŞİD’e karşı başlatılmış olan müdahale sürecinde Suriye ve Irak’taki sivilleri çok daha zor günler beklemektedir. Hava bombardımanı sivillerin ölümüne yol açtığı gibi IŞİD’i de beklendiği şekilde etkilememektedir. Bir kara operasyonunun sivil kayıplarını daha da artıracağı ise herkesçe bilinen bir gerçektir.

İnsani müdahaleden daha insancıl bir yöntem mümkün

İnsani müdahalenin gerekliliği ve yöntemlerini tartışmak yerine başka yöntemlerle tüm ulusların güvenliğini sağlamak mümkündür.

Bunun için devletler öncelikle vatandaşlarının her türlü ahlaki duyarlıktan, insani duygulardan, merhametten, şefkatten, sevgiden, acıma duygusundan uzak yetişmelerine engel olmalıdır. İnsanları haksız yere öldürmenin, yurtlarından çıkarmanın, mallarını gasp etmenin ve işkencenin büyük zulüm olduğu tüm dinlerin mensuplarına çocuk yaştan itibaren öğretilmelidir.

Tüm farklılıklarına rağmen insanların sevgi ve barış içinde yaşamalarının mümkün olduğunun öğretildiği bir dünyada ne insanları kurtarmak için kuvvet kullanmaya gerek kalacak ne de müdahalelerin samimiyeti sorgulanacaktır. Çünkü müdahaleyi gerektirecek durumlar baştan engellenmiş olacaktır.

Adnan Oktar’ın Arabian Gazette’de yayınlanan makalesi:

http://www.arabiangazette.com/humanitarian-interventions-pretext-20141116/

arabian gazette_adnan_oktat_humanitarian_intervention

Adnan Oktar: Tunus’ta dönüşümün ikinci etabı ve Nahda’nın geleceği

adnan oktar resimleri adnan hoca tunus a9 tv

Adnan Oktar: Tunus’ta dönüşümün ikinci etabı ve Nahda’nın geleceği

Tunus’ta yeni anayasaya uygun olarak yapılan parlamento seçimlerinden birinci çıkan parti laik-liberal Nida Tunus Partisi oldu. Partinin lideri ise 2011’de Zeynel Abidin Bin Ali iktidarının yıkılmasından sonra kurulan geçici hükümette başbakanlık ve Burgiba iktidarı döneminde de bakanlık yapmış olan Baci Kaid es-Sebsi. Es-Sebsi aynı zamanda 23 Kasım’da yapılacak olan cumhurbaşkanlığı seçimlerinde Nida Tunus’un adayı.

Bağımsız Yüksek Seçim Kurulu cumhurbaşkanlığı seçimi için 70 kişinin adaylık başvurusu yaptığını açıkladı. İddialı adaylardan biri merkez sol çizgideki Cumhuriyet Kongre Partisi’nden insan hakları savunucusu, politikacı ve hekim kimliğine sahip mevcut cumhurbaşkanı Dr. Munsif el-Marzuki. Devrik lider Bin Ali döneminin son Dışişleri Bakanı Kemal Murcan  ise Milli Anayasal Girişim Partisi adına seçimlerde yer alacak. İlk turda hiçbir adayın %50’nin üzerinde oy alamaması durumunda 31 Aralık’da ikinci tura gidilecek.

Seçimlerin favori ismi es-Sebsi. 1926 doğumlu deneyimli siyasetçinin ilk kez halk oyuyla seçilecek yeni cumhurbaşkanı olacağına neredeyse kesin gözüyle bakılıyor.

Akıllara takılan soru ise cumhurbaşkanlığı seçimlerinde aday göstermeyen Nahda Hareketi’ni ve partinin lideri Raşid el-Gannuşi’yi nasıl bir geleceğin beklediği.

Hiç kuşku yok muhafazakar-demokrat Nahda Hareketi’nin iktidarı Nida Tunus Partisi’ne teslim etmesi Tunus’ta bazı gerçeklerin gün yüzüne çıkmasına neden oldu. En başta da ülkede değişim beklentisinin ne derece yüksek olduğu gerçeğinin.

Aslında sonuçlar pek de sürpriz değildi. El-Gannuşi her ne kadar istikrarlı bir şekilde muhaliflere yönelik uzlaşı mesajları vermiş ve gerek söylemlerinde gerek uygulamalarında demokrasinin en uygun ve faydalı yöntem olduğuna dair inancını samimi olarak ortaya koymuş olsa da, Nahda Hareketi’nin bu seçimi alamayacağı tahmin ediliyordu. Nitekim uzun zamandır medyada yazılıp çizilenler, partinin sosyal, kültürel, siyasi örgütlenme ve hükümet yönetme bakımından yetersiz kaldığı yönündeydi. Öte yandan iktidarı boyunca yaşanan ekonomik sorunlardan ve siyasetçilerle askerlere yönelik meydana gelen silahlı saldırılar ve bu nedenle gelişen şiddet olaylarından Nahda Hareketi sorumlu tutuluyordu. Tabii bu noktada ülkedeki medyanın tek sesli ve ideolojik tavrını ve yaklaşımının tek taraflı olduğunu da göz önünde bulundurmak gerek.

Meselenin bir diğer boyutu ise Nahda Hareketi’nin ülkenin demokratikleşmesi uğruna iktidardan vazgeçmiş olduğu yönündeki söylem. Gerçekten de güçlü bir muhalefet ve organize seçim politikalarıyla seçimi bir kez daha almaları mümkün olabilecekken başta el-Gannuşi olmak üzere Nahda mensuplarının muhalefetin kaybetmesi durumunda gelişebilecek bir askeri darbenin önünü kesmek için fedakarlıkta bulunduklarını, seçimi almaktan ziyade ülkenin demokratik geleceği adına dengeleri korumayı hedeflediklerini gözlemlemek zor değil. Ayrıca bu söylem, partinin ve el-Gannuşi’nin genel siyasi tavrıyla da örtüşüyor.

Nahda Hareketi ve lideri Raşid el-Gannuşi’nin ülke demokrasisine büyük katkılarının olduğu muhalifler tarafından dahi kabul edilen bir gerçek. Barışçıl politikaları, uzlaşıya önem veren, hoşgörülü ve demokrat tutumları Nahda Hareketi ve el-Gannuşi’nin gözle görülür artıları. İslam devleti içinde laik, dahası Marksist bir partinin dahi kurulabileceği, kadının devlet başkanı olabileceği gibi konuları savunması, seçimle başa geldiğinde cumhurbaşkanı olarak sol görüşlü el-Marzuki’yi atamış ve yine sol görüşlü partileri koalisyon ortağı olarak hükümete dahil etmiş olması, yeni anayasayı diğer siyasilerle birlikte hazırlaması el-Gannuşi’nin ülke demokrasisinin büyük ölçüde ilerlemesini sağlayan takdire şayan uygulamaları olarak tarihte yerini aldı. Askeri darbelere ve iç savaşa zemin oluşturabilecek her türlü girişimden sakınmış olması ve ısrarla ülke içinde siyasi bir düzen oluşturmaya çalışması da el-Gannuşi’nin ve partisinin başarılarından sayılıyor.

Seçimin hemen ardından Nida Tunus Partisi’ni tebrik eden Nahda ve el-Gannuşi’nin Tunus’un geleceğine katkı sağlamaya devam edecekleri aşikar. Bunu yaparken de barışçıl ve uzlaşmacı tavırlarından ödün vermeyecekleri kesin. Kesin olan bir diğer konu ise, art arda yapılan seçimlerin Tunus’un demokratikleşmesi ve siyasetin normalleşmesi sürecinde çok olumlu etkilerinin olması. Temenni ederiz ki Arap Baharı’ndan en az zararla çıkan ülke olan Tunus’un özellikle son dönemde elde ettiği ivme hızla devam eder, kazanan Tunus halkı, evrensel barış ve demokrasi olur.

tunusia nahda

http://www.harunyahya.org/tr/Makaleler/194576/Adnan-Oktar-Tunusta-donusumun-ikinci-etabi-ve-Nahdanin-gelecegi

Adnan Oktar: Avrupa Birliği her şeyden önce ekonomik bir yapı olmanın bedelini ödüyor

adnan oktar resimleri avrupa birligi adnan hoca

Adnan Oktar: Avrupa Birliği her şeyden önce ekonomik bir yapı olmanın bedelini ödüyor

2008 yılında ortaya çıkan ve dünyanın pek çok ülkesini kasıp kavuran ekonomik krizin en çok etkilediği yerlerden biri olan Avrupa’da toparlanmanın kolay ve hızlı olmayacağı uzmanlar tarafından sıklıkla yazılıp çizilmişti. Geçtiğimiz haftalarda uluslararası kurumlar tarafından üst üste açıklanan raporlar uzmanların bu tahminlerini doğrular nitelikte. Krizin Avrupa’da sona ermediği yönündeki iddia raporların ortak noktası. Bu iddiayı paylaşanlardan biri de geçtiğimiz yıl bu tarihlerde “Euro Bölgesi Krizi Henüz Sona Ermedi” başlığı ile yayınladığı raporun tam bir yıl ardından “Euro Bölgesi Krizi Hala Sona Ermedi” başlıklı yeni bir rapor sunan uluslararası kredi derecelendirme kuruluşu S&P. Kuruluşa göre Avrupa’da krizin en kötü dönemi geride kalmışsa da henüz bitmiş değil, dahası yepyeni bir ivmeye girmiş durumda.

Ağır yara alan ve çökme tehlikesiyle karşı karşıya kalan ekonomi bir yana, Avrupa’da en ürkütücü olan giderek fakirliğe sürüklenen bölge halklarının durumu. Avrupalılar mutlu değil. Son yılların özeti gitgide sıkılaştırılan ekonomik tedbirlere ve kemer sıkma politikalarına halkın artan tepkisi ve işsizlik nedeniyle milyonların gerçekleştirdiği sokak protestoları. Birlik sınırları içerisinde yaşayanların yüzde 24’üne karşılık gelen yaklaşık 120 milyon kişi yoksulluk sınırında. Ağır borç krizi yüzünden işlerinden olan ya da maaşları düşürülen halk, çektikleri kredileri ödeyemez hale geldi. Krizden büyük yara almış olan Yunanistan’da çok sayıda kişi evlerini kaybetmekten korkuyor. İtalya’da, İspanya’da, Portekiz’de geri ödenemeyen kredi miktarı yüz milyarlarca Euro’ya ulaştı. Kredi krizi orta sınıfın her üyesini etkiliyor. Öte yandan başta Yunanistan, Portekiz ve İspanya olmak üzere işsizlik sorununa hala çözüm bulunamadı. İspanya’da ev kredisini ödeyemeyip intihar edenlerin sayısında hızlı bir artış gözleniyor. Birliğin en güçlü ülkesi Almanya’da ise bir yıl içinde ekonominin daha da kötüleşeceği öngörülüyor. Yapılan bir kamuoyu araştırmasına göre her üç Almandan biri ülkede her an bir kriz ortamının oluşacağına inanıyor. Kısacası birliğin önünde çözüm bekleyen çok büyük meseleler var.

Peki ama Avrupa Birliği nasıl oldu da bu hale geldi? Birliğin tarihini kısaca hatırlarken sorunun gerçek kaynağını irdeleyelim. Birleşmiş bir Avrupa düşüncesi yıllarca birbirleriyle savaşan ve binlerce insanını kaybeden Avrupalılar için bir zamanlar yalnızca barışçıl bir hayalden ibaretti. 50’li yılların başında bazı Avrupalı lider ve düşünürler bu hayali gerçeğe dönüştürmek istediler. Onlara göre barışın yolu ortak bir pazar oluşturmaktı. Önce AKÇT, yani Avrupa Kömür ve Çelik Topluluğu kuruldu. Bu süreç Avrupa Ekonomik Topluluğu, Avrupa Atom Enerjisi Topluluğu, Avrupa Toplulukları, Gümrük Birliği ve en nihayetinde Avrupa Birliği’nin kurulmasıyla devam etti. Küreselleşme ile birlikte dünyada sadece ekonomik bir güç olmanın yeterli olmadığı görülmüş, siyasi anlamda da bütünleşmeye karar verilmişti. Birlik güneye doğru genişledi, üye sayısı onları geçti. 2002’de birliğin ortak para birimi olarak Euro’yu kullanmaya başlamasının ardından büyük bir genişleme dalgası daha gerçekleşti ve son olarak Hırvatistan’ın katılmıyla üye devlet sayısı 28’e ulaştı.

AKÇT’nin kurulmasıyla birlikte sağlanmak istenen barışın aracı “kömür ve çelik” olmuştu. Bunun nedeni tarih boyunca birbirleriyle savaşmış Fransa ve Almanya’nın kömür ve çelik endüstrilerinin biraraya getirilmesi, böylece bu hammaddelerden doğabilecek uyuşmazlıkların önlenmesi ve iki ülkenin yeni bir savaşa girmesinin engellenmesi olarak ifade edilse de ortada bir gerçek vardı ki o da binanın temelinin en baştan yanlış atılmış olduğu gerçeğiydi. Zira barışın aracı saf sevgi olmalıydı. Sevgi, dostluk ve kardeşlik tüm dünyanın olduğu gibi o yıllarda Avrupa’nın da en büyük ihtiyaçlarından biriydi ve hala da öyle. Uzmanlar son dönemde Avrupa Birliği’nde yaşanan sorunları çoğunlukla ekonomik açıdan değerlendiriyorlarsa da temelde yatan sorun birliğin bir sevgi birliği, kardeşlik birliği değil, ekonomik ve ekonomi temelli siyasi bir birlik oluşudur. Oysa birlik demek dostluk, kardeşlik, birliktelik demek, her şeyi birlikte paylaşmak demektir, fedakarlık ve dayanışma demektir. Bir yerde birlik varsa orada sevgi vardır, huzur ve bereket vardır. Birliğin asıl aracı olan sevgi; bağlılığın, hoş görmenin, kendini üstün görmemenin, herkesle eşit görmenin diğer adıdır. Materyalist bir anlayış ve maddi menfaatler üzerine kurulu sevgisiz, acımasız bir sistemde insanların mutsuz olacakları, bunun neticesinde yardımlaşmanın, dayanışmanın ortadan kalkacağı ve müthiş bir güvensizlik ortamının gelişeceği açıktır. Böyle bir yerde birlikten, dirlik ve düzenden bahsedilemez. Avrupa da sevgi ve dostluk esasına dayalı bir birlik kurmuş olsaydı, ekonomik açıdan geri kalmış ülkeleri zayıf halka olarak değil, yardım edilmesi ve kurtarılması gereken kardeşleri gibi görürdü; birliğin üyeleri her durumda muhabbetle, coşkuyla birbirlerine kenetlenseydi, hiç kuşku yok böyle bir birlik hiçbir koşulda zayıflamaz, gücünü, istikrarını yitirmezdi. Ancak o zaman kan kaybetmez, gerek maddi gerek manevi olarak çöküntüye uğramaz, aksine daima daha da güçlenirdi. Avrupa Birliği’nin bugün karşı karşıya kaldığı büyük sıkıntılardan kurtulmasının yolu süratle bu anlayışı hedeflemesi, bir çıkar birliği olmaktan çıkıp bir sevgi birliği, dostluk, kardeşlik birliği olma yönünde samimi çaba göstermesidir.

Adnan Oktar’ın Blitz & MBC Times’da yayınlanan makalesi:

blitz adnan_oktar_eurozone_crisis
mbc times_adnan_oktar_eurozone_crisis